PLATON’UN GEMİSİNDEN FELSEFE VE HALK SAĞLIĞI SANATI…

Bu yazı, Halk Sağlığı Uzmanlar Derneği tarafından yayınlanan HASGÜN (Halk Sağlığında Gündem Dergisi) Nisan 2026 (Cilt:7, Sayı:2) basılan aynı başlıklı yazının geniş halidir.

Öncelikle yazıdan NotebookLM Yapay Zeka ortamı tarafından oluşturulmuş ses dosyası bulunmaktadır.


“En akıllı insanları devletler o kadar kötü kullanıyorlar ki, böyle bir insanın ne hale düştüğünü anlatabilmem için ressamların, cinsleri birbirine karıştırıp, yarı geyik, yarı teke birtakım acayip varlıklar çizmesi gibi, benim de kırk dereden su getirmem gerekiyor. Bir filoda, ya da bir gemide şöyle bir şey düşün: Bütün gemicilerden daha güçlü kuvvetli bir gemi sahibi var, ama kulağı iyi işitmiyor, gözü iyi görmüyor, denizcilikten de pek o kadar anlamıyor. Gemicilere gelince, onlar da gemiyi sen daha iyi kullanırsın, ben daha iyi kullanırım diye birbirine girmişler, ama hiçbiri kaptanlığın ne olduğunu bilmez, bu sanatı ne zaman, kimden öğrendiğini söyleyemez.
Üstelik bu sanatın öğrenilecek bir yanı olmadığını, vardır diyen olursa, ağzını, burnunu dağıtacağını söyleyecek kadar ileri gider. Bu gemiciler donatanın etrafını alıyorlar, yalvarıp yakarıyorlar, dümeni bana ver diye… Her biri bir başka ağızdan sıkıştırıyor onu. Donatan, geminin kumandasını kime verecek olsa, ötekiler onu öldürmeye, ya da gemiden sürmeye kalkıyorlar. Adamotuyla, içkiyle, daha başka şeylerle zavallı donatanı uyuşturup gemiyi ellerine geçiriyorlar, ne var, ne yok aşırıyorlar, bol bol yiyip, kafaları çekiyorlar; gemiyi de böylesi gemiciler nasıl yürütürse öyle yürütüyorlar.
Bu arada akıllarından bile geçmiyor ki, gerçek kaptan, havayı, mevsimleri, göğü, yıldızları, rüzgarları, daha birçok şeyleri bilen, gemiyi bunlarla yürüten adamdır. Gemicilerin kimini razı ederek, kimini ezerek başa geçen bu adamlar, ne gemiyi yürütme, ne de baş olma sanatının öğretimle, görgüyle edinilebileceğine inanırlar bir türlü. Gemilerde böyle kargaşalıklar olunca, gerçek kaptanın başına gelecek nedir? Başa geçen tayfalar ona dalgacı, geveze, işe yaramaz, kaçık demezler mi?
Kaynak: Platon. Devlet. (Çev:Sabahattin Eyüboğlu – M.Ali Cimcoz). Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul;1999:198-199.
 
Yukarıdaki metin, Platon’un Devlet eserinin altıncı kitabından alınmıştır. Bu alıntı, Ferruh N. Ayoğlu’nun bir süre önce HASUDER’in elektronik posta grubunda paylaştığı “Halk Sağlığı ve Çaydanlık” başlıklı yazısı ile ilişkilidir.  Önceliği tarihsel olarak ilk sırada olana vereceğim; Platon ve Devlet…
Beni tanıyanlar, son yıllarda felsefeye halk sağlığından daha fazla alan açmaya çalıştığımı bileceklerdir. Bir beklentim yok; yalnızca yaşamda daha fazla anlam arıyorum. Okudukça da yeni şeyler keşfediyorum. Öğrendiklerimi de bir sofist gibi etrafa saçıyorum. Farklı olarak felsefeden para kazanmaya çalışmıyorum; aristokrat sınıfından öğrencilerim de yok…
Platon yalnızca felsefe tarihi açısından değil insan aklı için de en önemli birkaç isimden biri. Whitehead, onun için “Bütün felsefe tarihi Platon’a düşülmüş dip notlardan ibarettir,” der. Sokrates’in öğrencisi olan Platon, aristokrat bir ailede dünyaya gelmiştir. Asıl ismi “Aristokles” olan filozofun ailesinde Atina’nın yönetiminde söz sahibi olmuş önemli kişiler bulunmaktadır. Öğrencisi Aristoteles ile birlikte Atina felsefesinin -belki de tüm felsefe tarihinin- zirvesini temsil eder.
Ailesi gibi kendisi de devlet yönetimine talip olmuştur. Başarısız girişimlerden hayatını zar zor kurtardıktan sonra Atina’da “Akademos” bölgesinde “Akademi” olarak bildiğimiz okulu kurmuştur. Filozof kendi çağının Atina’sında yapılan tartışmalar ile felsefi yaklaşımını diyaloglar şeklinde yazmış ve büyük kısmı günümüze ulaşabilmiştir.
Bu yazıya konu olan “Devlet” kitabı muhtemelen filozofun en fazla bilinen diyaloglarından biridir. Diyaloğun ilk bölümü Platon’un gençlik döneminde kaleme alınmış olsa da diğer dokuz kitabı olgunluk döneminde tamamlanmıştır. Devlet kitabı, “Yasalar” ve “Devlet Adamı” diyalogları ile birlikte yazarının asıl yüzünü ortaya çıkarır. Sistem filozoflarının en erken temsilcilerinden biri olsa da Platon siyaset felsefecisidir. Ve ana sorunu toplumsal yaşamın merkezi olan kent devletinin en iyi nasıl yönetileceğidir. “İdeal devlet” arayışıyla kaleme alınan “Devlet” günümüze kadar siyaset felsefesinin başucu kaynakları arasında olmuştur.
Altıncı kitap, Sokrates, Adeimantos ve Glaukon arasında geçen bir diyaloğu yansıtır. Bu bölümde filozofun nitelikleri, toplumda neden dışlandığı -gemi ve kaptan analojisiyle- filozofun nasıl eğitilmesi gerektiği, yönetimin bilgisiz ve liyakatsizlere kaldığında yaşanılan kargaşa ve filozofun tepkisi, iyi ideası ve epistemolojisi -bölünmüş çizgi- konuları renkli teşbihlerle anlatılır. Bu yazı için beni teşvik eden de filozofun kullandığı gemi ve kaptan analojisi oldu.
Platon’un devlet yönetimi için uygun gördüğü kişi filozoftur. Filozof hem doğuştan bazı özelliklere sahiptir hem de mükemmel eğitim almış kişidir. Burada filozof devlet yönetimi için gerekli olan dört şeye sahiptir; bilgelik, yiğitlik, ölçülülük ve doğruluk.
“Filozoflar bu devletlerde kral, ya da şimdi kral, önder dediklerimiz gerçekten filozof olmadıkça, böylece aynı insanda devlet gücüyle akıl gücü birleşmedikçe, kesin bir kanunla herkese yalnız kendi yapacağı iş verilmedikçe, sevgili Glaukon, bence bu devletlerin başı dertten kurtulamaz, insanoğlu da bunu yapmadıkça tasarladığımız devlet mümkün olduğu ölçüde bile doğamaz, kavuşamaz gün ışığına.”
Kaynak: Platon. Devlet. (Çev:Sabahattin Eyüboğlu – M.Ali Cimcoz). Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul;1999:182.
 
Platon’un burada bahsettiği filozofu, günümüzde anladığımız kavramdan farklı düşünmek lazım. Ben onun filozofundan, işini çok iyi bilen ve yapan ustayı anlıyorum. Kendinizi açık denizde bir gemide düşünün; gemi burada devleti temsil ediyor. Geminin sahibi zengin ve güçlü ancak göremiyor, işitemiyor ve denizcilikten de anlamıyor. Metinde geçen ismiyle donatan, halka karşılık geliyor. Gemide kaptanlığa talip olan denizciler mevcut. Bunlar kaptanlığın gerektirdiği denizcilik bilgileri ve deneyimin hiçbirine sahip değiller. Yine de her biri geminin kaptanının yalnızca kendisinin olması gerektiğini düşünüyor. Denizciler cahil oldukları gibi bu sanatın öğrenilemeyeceğini de düşünüyor. Kim kumandaya geçerse diğerleri onu yok etmeye çalışıyor. Geminin sahibini türlü yalanlarla, içkilerle uyutuyorlar. Ardından gemiyi ele geçiriyorlar. Bu arada gemide deniz, rüzgâr ve yıldızlardan anlayan bilge biri daha var. Denizciler geminin kumandasını bilgeye vermek yerine onunla işe yaramaz, geveze diye dalga geçiyorlar. Gemicilerin derdi sonunda nereye gidilirse gidilsin, kumandanın kendilerinde olması.
Devlet’in altıncı kitabı bana Ferruh Hocanın “Halk Sağlığı ve Çaydanlık” yazısını çağrıştırdı. Ayoğlu, yazısında halk sağlığı uzmanının çalışma alanıyla ilgili yetkinlik tartışmalarını çaydanlık alegorisiyle karşılamıştır. İçimi güzel keyifli bir çay içmenin ustalardan öğrenilebilecek ritüelinin olduğunu uzunca bir anlatımla sunuyor okuyucuya;
“O zaman nasıl demleyeceğiz?” diye sordum, “O mevzu çok derin hocam” diye yanıtladı. Yaygın kullanılan iki ana teknik varmış. Bazıları, altta kaynayan sudan demliğe alır, çayı onun üzerine koyar, çökerek demlenmesini beklermiş. “Ama bu olmaz” dedi. Böyle yapınca çay, kaynar suya atılan adam misali yanarmış. Ona kalırsa doğrusu, demliğe çayı koyup alttaki su kaynayana kadar beklemek, su kaynayınca çayın üzerine koyup demlenene kadar beklemekmiş. Böyle yapınca tadı da biraz sert, güzel olurmuş. Hem de daha kısa sürermiş demlenmesi. […]
Lakin bardak konusu tartışmaya açık değilmiş, ince belli cam bardak olacakmış, gerisi yeni bitme palavralarmış. Bir de bardak, çayı koymadan önce soğuk olmayacakmış, yoksa hızla çayı soğutur ve tadını kaçırırmış. Hissiyatım, çay demlemek ve içmek konusunda bazı noktaların açıklığa kavuşmuş olduğu, bazı konulardaysa henüz tam bir konsensusa varılamadığı yönünde…”
Kaynak: Ferruh N. Ayoğlu. Halk Sağlığı ve Çaydanlık başlıklı yazısı. HASUDER Elektronik Posta Grubu. 19.02.2026.
 
Ferruh Hoca, son yıllarda halk sağlığı camiasının birçok ortamda tartıştığı bir konuyu Platon tarzı bir üslup ile gündemimize taşıdı. Platon 2400 yıl önce devletin ihtiyaç duyduğu bilge yöneticiyi gemici alegorisi ile resmetmişti. Devletin altıncı kitabı site için gerekli olan insanların niteliklerini açıklarken, diğer bölümleri yönetici ve koruyucular için gerekli olan eğitim programlarını anlatmaktadır. Platon, eğitim için ihtiyaç duyulan bilginin epistemolojisi ile söz konusu bilginin kaynağı olan varlığın ontolojik sınırlarını ortaya koymuştur. Kısaca söylemeye çalışırsak; iyi bir devlet yönetimi için önce hakikatin, ardından bilgisinin, daha sonra da nasıl öğretileceğinin ve uygulamanın yöntemsel sınırlarını çizmiştir. Günümüzün diline çevirecek olursak Platon, Devlet kitabında iyi bir yönetimin çekirdek eğitim programıyla uygulama rehberini hazırlamış.  
Ferruh Hoca, Platon’un yönetici üzerinden yaptığının benzerini eğitim süreci üzerinden tanımlamış. Güzel bir çay içebilmenin usta bir elde doğru bir yöntemle demlenmesi benzetmesi, usta olabilmek için ihtiyaç duyulan eğitim ve deneyim süreçlerini çağrıştırıyor. Devlet kitabında yönetimde yer alacak koruyucuların seçim ve eğitim teknikleri tanımlanmaktadır. Her iki metin de bir işi iyi yapabilmek için yetkin olmayı onun için de iyi eğitim ve tecrübeyi ilk şart olarak başa koymaktadır. Platon Devlet’te bir insanın hangi konuda ustaysa kente o konuda hizmet vermesi gerektiğini vurguluyor.
Öte yandan filozofu bozan şeylerin başında kötü eğitim gelmektedir. Bu durumu kötü toprağa ekilen iyi tohum alegorisiyle anlatmaktadır. Durumu o kadar abartır ki kötü eğitim almış filozofun yapabileceklerinin önüne tanrı geçmedikçe engel olunamayacağını iddia eder. Platon kötü eğitimin kaynağı olarak sofistleri gösterir;
“Halkın sofist dediği, parayla tutup gene halka karşı konuşturduğu bu adamların öğrettiği, bilim dediği, halkın kendi toplantılarında söyleyegeldiği beylik inanışlardan başka bir şey değildir. Bir adam düşün, güçlü kuvvetli bir hayvana bakacak. Hayvanın içgüdülerini, isteklerini inceden inceye gözetledikten sonra ona nasıl yaklaşacağını, neresinden tutacağım, ne zaman niçin daha uysal, daha sert olduğunu, ne zaman şöyle, ne zaman böyle bağırdığını, hangi seste yatışıp hangi seste kızdığını iyice öğreniyor. Bütün bu öğrendiklerine de bilim adı verip kitabını yazıyor, başlıyor bu kitaptan ders vermeye. Verdiği öğütler, anlattığı istekler güzel mi, çirkin mi, iyi mi, kötü mü, haklı mı, haksız mı orasına bakmıyor. Daha doğrusu, bu yargıları koca hayvanın keyfine göre veriyor. Hayvanın hoşuna giden şeylere iyi, hayvanı huylandıran şeylere kötü diyor! Neden öyledir, neden öyle değildir, düşünmüyor. İyiyi, güzeli, tabiat zorunluklarıyla karıştırıyor. Çünkü, iyiyle zorunluk arasındaki öz ayrılığını ne görmüştür, ne de başkalarına gösterebilir. Zeus hakkı için söyle, tuhaf bir eğitmen olmaz mı böylesi?
Kaynak: Platon. Devlet. (Çev:Sabahattin Eyüboğlu – M.Ali Cimcoz). Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul;1999:204-205.
 
Sofistler hem kötü eğitim vermekte hem de gerçeği çarpıtmaktadırlar. Onlar için önemli olan hakikat değil, şehrin yönetiminde söz sahibi olanların arzularının tatminidir. Hayvan şehrin yönetiminde etkisi olan toplumsal grupları temsil etmektedir. Sofistler iktidara talip olanlara gerçeklikler yerine bu grupların keyfiyetine uygun öğrenim hedefleri belirliyorlar. Böylece bir yandan yöneticilerin gerçeklikle olan bağları koparken diğer yandan sunulan hizmetin yönetime talip kitlelerin arzu ve şehvetine göre yönlendirilmesine yol açılmaktadır.
Hâl böyle olunca dertleri mutlak hakikat olan filozoflar gemide olduğu gibi toplumda da istenmiyor. İstenmemeleri bir yana işe yaramaz hatta zararlı insanlar olarak görülüyor. Platon filozofların devletin işine yaramamasının nedeni açıklarken sorunun çoğunlukla devlette ya da toplumda olduğunu söylemektedir. Burada iyi yönetim için bilgenin değil, ihtiyacı olan adamın bilgeye yalvarması gerektiğini söyler;
“En akıllı filozofların devletin işine yaramadıklarını söylemekte haklısın de ona; ama işe yaramıyorlarsa, kabahati onlarda değil, onları kullanmayanlarda görsün. Çünkü, kaptanın tayfalara yalvarıp kumandayı istemesi nasıl beklenmezse, filozoflara da, git zenginlerin kapısını çal denemez. Akıllı, zenginin kapısını çalar, diyen yalan söylemiş. Doğrusu şudur: Zengin olsun, fakir olsun, insan hasta oldu mu hekimin kapısını çalar. İşinin yürütülmesini isteyen herkes de yürütmesini bilene başvurur. Kumandan kalkıp, kendine gerçekten muhtaç olanlara: "Aman bırakın, kumanda edeyim" diye yalvarmaz.”
Kaynak: Platon. Devlet. (Çev:Sabahattin Eyüboğlu – M.Ali Cimcoz). Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul;1999:198-200.

Bütün bu felsefi karmaşa Platon’un varlık ve bilgi felsefesini okumadan anlamlı hale gelmiyor. Platon düz bir çizgiyi ikiye böler. Çizginin altta kalan kısmı görünen, maddi dünyadır. Üstte kalan kısmı ise iyinin olduğu idealar dünyasıdır. Maddi dünyada varlık da gerçek değildir bilgi de. Bilgisine sanı, kanı ya da doksata denilir. Kendi arasında ikiye ayrılır. En alttaki bölüm gerçek nesnelerin yansımaları olup buradaki bilgiye eikasia anlamında tahmin, yanılgı ya da illüzyon denilir. Hayal dünyası olarak da tanımlayabileceğimiz bu seviyenin üzerinde gerçek nesneler vardır ki onların bilgisine pistis anlamında inanma ya da inanç denilir.
Alttaki kısım ancak üst bölümdeki iyi ideasının kopyası olabilir. Duyularla görülebilen maddi dünya ideanın kopyası iken en alttaki hayal dünyası kopyaların kopyasıdır. Platon’un Devlet kitabında belirttiği hayvan ancak bu seviyede bir bilgi düzeyine sahiptir. Sofistler de bilgi diye yanılsama anlatmaktadırlar.
Bölünmüş çizginin üstte kalan kısmı akılla kavranan ve episteme olarak tanımlanan gerçek bilginin konusu olan bölümdür. Öte yandan bu bölüm de kendi arasında ikiye ayrılır. Altta kalan kısım üst kısmın kopyası olarak sonuca götüren çıkarsamaya dayalı bölümdür (Dianoia). Buradaki bilginin en tipik örneği matematiktir. Matematik varsayımlara dayalı olarak, bir altta yer alan görünür dünyadaki şeyleri ya da olayları açıklamak için kullanır. Platon’a göre en üstteki bilim artık varsayımları bir kenara bırakır ve kavramlara geçer. Saf akılsal bilginin yer aldığı bu bölüm hakikat olarak (noesis) tanımlanır. İyi ideası olarak hakikatin kendinde gerçekliğini kabul eden Platon, bu düzeydeki bilgiyi de diyalektik şeklinde ifade eder. Filozofun ulaştığı mükemmel bilgi düzeyini tanımlayan diyalektik artık kopyalarla ilgili varsayımlardan kurtulur; kavramlar arasında hakikati arar.
İyi bir filozof kavramlar dünyasında yer alan hakikat bölgesinde dolaşır. Böylece bölünmüş çizginin alt kısmında olan varlıkları ve bilgi yanılsamasını da tanır ve sofistlerin kandırmacalarına kapılmaz. Platon’un filozof kral dediği kişi bu düzeyde bir yetkinliğe sahiptir;
“Çünkü, güzelin, doğrunun, iyinin gerçek örneklerini görmüş olduğunuz için, karşınıza çıkan her yansının aslını bileceksiniz! Böylece bizim devlet düzenimiz sizin için de bizim için de gerçek bir varlık olacak; bugünkü devletlerin çoğunda olduğu gibi, bir rüya değil. Bu devletlerin başındakiler, gölgeler üstüne birbirleriyle cenkleşmede, sanki başa geçmek büyük bir nimetmiş gibi, kim başa geçecek diye birbirlerini yemektedirler. Doğru olansa şudur: Bir devlette başa geçenler, başa geçmeyi en az isteyenler oldu mu, dirliğin de, düzenin de en iyisi olarak var demektir. Baştakilerin böyle olmadığı yerdeyse, tam tersine, ne dirlik vardır, ne düzen.”
Kaynak: Platon. Devlet. (Çev:Sabahattin Eyüboğlu – M.Ali Cimcoz). Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul;1999:238.
 
Burada dikkat çeken noktalardan biri filozofun kendiliğinden yönetime ya da devlete talip olmamasıdır. Aslında bu söz Platon için ironidir. Çünkü Platon, hem ailesinin devlet yönetimi ile olan ilişkisi nedeniyle hem de Sicilya’da yaşadığı deneyimlerle devletten uzak kalamamıştır. Syrakousai’de bir tiranın akrabasını kullanarak yönetime el koymaya çalışır ancak başarısız olur. Biraz çelişkili de görünse Platon’a göre iyi bir hekim asla hastasının kapısını çalmaz, hasta hekimin ayağına gitmelidir.
Platon ve Devlet’e verdiğimiz söz yeterli olmuştur kanısındayım. Artık konunun halk sağlığı uzmanlığı ile ilgili yönüne geçebiliriz.
İki metnin de ortaklaştığı nokta devlet yönetiminin ustalığa beklendiği değeri vermediği yönündedir. Hocanın yazısına baktığınızda onlarca yıldır ülkemizde halk sağlığı uzmanı, eğitimi, yetkileri ve sınırları tartışılmaktadır.  Bu konuda birçok toplantı yapılmış ve yazılı materyaller üretilmiştir. En son 2019 yılında Halk Sağlığı Uzmanlık Eğitimi Çekirdek Müfredatı tanımlanmıştır;
“Yukarıdaki görev tanımından da anlaşılacağı gibi, halk sağlığı uzmanlığı dalı, tıpkı bir klinisyenin bireylerdeki hastalıkları teşhis ve tedavi ettiği gibi, toplumdaki sağlık sorunlarını teşhis edip bunları iyileştirmeye, halkın sağlık düzeyini yükseltmeye çalışan bir tıp dalıdır. Halk sağlığı uzmanı, hizmetleri planlayan, yöneten ve denetleyen konumdadır. Halk sağlığı bilim dalı, kuramsal eğitimi yönünden evrenseldir. Ancak, uygulama olarak halk sağlığı uzmanlığı yereldir. Çünkü halk sağlığı uzmanı hangi topluma hizmet veriyorsa, o toplumun sağlık sorunlarını bilmek ve çözmek durumundadır.”
Kaynak: Ferruh N. Ayoğlu. Halk Sağlığı ve Çaydanlık başlıklı yazısı. HASUDER Elektronik Posta Grubu. 19.02.2026.
 
Aslında bu noktadan sonra işler kolaylaşıyor. Çünkü Çekirdek Eğitim Müfredatı, Sağlık Bakanlığı’nın Tıpta Uzmanlık Kurulu tarafından resmi olarak yayımlanıyor. Halk sağlığı anabilim dallarının uzmanlık eğitimleri aynı kurul tarafından izleniyor ve eğitim için yetkilendiriliyor. Müfredatın gerekliliklerinin sağlanmadığı durumda anabilim dallarının eğitim yetkisini kaldırılabiliyor. Bu durum mezun olan hekimlerin, Türkiye’de halk sağlığı uzmanından beklenen işler için gerekli ustalığı sağladığının kanıtını oluşturuyor. Hâl böyleyken Ayoğlu’nun yazısında bahsettiği ve 2025 Halk Sağlığı kongresinde gündeme gelen uzmanların Sağlık Bakanlığı’nın birimlerinde görev yapabilmeleri için deneyimlerinin yeterli olmadığı tartışmasının sebepleri üzerinde biraz akıl yürütmemiz gerekmektedir. Ayoğlu, Halk Sağlığı Uzmanlık Derneği’nin yaptığı bir çalışmanın verilerini kaynak göstermektedir. Uzmanların eğitimleriyle doğrudan bağlantılı olmayan yerlerde çalıştıkları ve sahada mutsuz hissettikleri bilgisi de üzerine konuşulmayı hak ediyor.
Bu sorulara sahadan birçok yanıt bulunabilir. Zaten Ferruh Ayoğlu’nun halk sağlığı elektronik posta grubunda paylaştığı yazısından sonra onlarca kişi deneyimlerine dayanarak konunun sebeplerini tartışmaya çalıştı. Ben olaya biraz farklı açıdan yaklaşmaya çalışacağım.
Platon da dahil herkes, bir işi yapmak için ustalık gerektiği konusunda mutabık gibi görünüyor. Tartışma daha çok mutabakatın üzerinde nasıl uzlaşılacağı ile ilgili.
Ülkemizde halk sağlığı uzmanlık eğitiminin standardizasyonu ve sınırları hakkında bir sorun yok. Devletin en üst makamlarının bilgisi ve onayları ile uzmanlık eğitiminin ayrıntıları açık bir şekilde tanımlanmış durumda. Bakanlığın kurullarında üniversitelerimizdeki akademisyenlerin görev yaptığı, zaman zaman üyelerin ve müfredatın yenilendiği; bu süreçte anabilim dallarının görüşleri şeklen de olsa alındığından, halk sağlığı ustalarının yetkinlikleri ile ilgili tartışılacak çok da fazla bir konu yok.  
Şimdi diyeceksiniz; uygulamada sorunlar olabilir mi? Olabilir. Ancak Tıpta Uzmanlık Kurulu anabilim dallarının eğitim yetkisini denetleme ve gerektiğinde iptal etmeye muktedirdir. Denetim süreçlerindeki olası yetersizlikler Bakanlığın sorunudur. Böyle bir durumun olması -var demiyorum- eğitim verdiğimiz uzmanların yetersizliği anlamına gelmez. Güncel sınırlar içinde diğer tıpta uzmanlık dallarında olduğu gibi halk sağlığı uzmanları, eğitim sınırlarının çizdiği işleri yapabilecek ustalık düzeyine sahiptir. Bu durum Bakanlık ve anabilim dalları arasındaki yetkilendirme süreçlerinin sağladığı mutabakat ile teyit edilmiş durumdadır.
Sahadaki uzmanların, “hoca senin gerçeklikten hiç haberin yok” dediğini duyar gibi oluyorum. Doğrudur; Bakanlığın birimlerinde çalışan arkadaşlar kadar gerçekliğe hiçbir zaman vakıf olamam. Böyle bir iddiam da yok. Bununla birlikte sağlık sisteminin ve sağlık bürokrasisinin özellikle taşrada, çalışma sisteminin ve motivasyonunun farkındayım.
Cumhuriyet’in yüz yılını geride bırakmamıza rağmen devlet bürokrasisinin kendine has gelenekleri oluşamamıştır. Açık konuşmak gerekirse bürokrasi, yerel ya da ulusal siyasetin güdümündedir. Aslında Ayoğlu’nun yazısında geçen yönetimde demlenme düşüncesi çok da yanlış değildir. Demlenme, iş için gerekli eğitim yeterliliğine sahip kişiler arasında tecrübeye dayalı bir yönetim yetkisinin paylaşılması anlamında kullanılabilirse, liyakate dayanan sistemin olabileceği anlamına gelmektedir. Bu sayede halk sağlığı uzmanı için alanıyla ilgili bir birimin en alt kademesinden en üst kademesine kadar ulaşan kariyer planı yapabilme fırsatı doğacaktır. Aynı eğitimi almış uzmanlar arasında eşitler arasında birinci olabilecekler, zamanla geminin kaptanlığına geçecek; yorulduklarında da eşitlerinden birine dümeni devredeceklerdir. Geminin kumandası da her daim gerçek bir ustanın ellerinde olacaktır.
İşte halk sağlığı uzmanının eğitimine uygun işlerden uzak kalmasına neden olan olaylar dizisi bu noktada başlıyor. Geminin sahibi, rotasını anlayamayacak kadar kör ve sağır. Kaptanlığa konunun ustaları değil denizden bihaber olan tayfalar talip. Tayfalar popüler politikanın illüzyon düzeyindeki sanıları ile geminin sahibini uyutabilecek beceriye sahipler. Yönetimi ele alınca da karşılıklı bir uyutma sürecinin parçası oluyorlar. Tayfalar denizin gerçekleriyle uğraşmıyor; gemi sahibinin arzularını tatmin etmek için çalışıyor. Sahip, kendi arzuları tatmin olduğunda dümende olanın ne kadar usta olduğu konusundaki yalancı övgüleriyle tayfaların gözünü iyice kör ediyor. Geminin sahibi iyiyi güzeli ayırt edebilme becerisine sahip değil. Olanları bölünmüş çizginin en altındaki hayal dünyasında mağaranın dibinden izliyor;
“Güzel, kendi başına güzeldir. Değişik güzel şeyler değildir. Güzel olan, kendiliğinden var olan bir şeydir. Güzel ayrı ayrı bir sürü şey değildir. Böyle bir güzeli halka anlatmanın yolunu bulabilir misin?
- Yoktur bunun yolu.
- Demek ki, halk filozof olamaz.
- Olamaz.
- Öyleyse halk, filozofları ister istemez beğenmez de?
- İster istemez.
- Halkla düşüp kalkan, onun hoşuna gitmek isteyenler de beğenmez filozofları?
- Öyle ya…
- Filozof canını nasıl kurtaracak öyleyse? Nasıl yetiştirecek, olgunlaştıracak kendini? Dediklerimizi düşün de söyle. Öğrenme, öğrendiğini tutma kolaylığı, yiğitlik, büyüklük filozofun şanındandır, demiştik.”
Kaynak: Platon. Devlet. (Çev:Sabahattin Eyüboğlu – M.Ali Cimcoz). Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul;1999:206.
 
Gemi açık denizde dalgaların insafına kalmıştır. Kaybolabilir, buz kütlesine çarpabilir, bilinmeyen bir adada karaya oturabilir, hiç kimsenin tanımadığı insanların olduğu bir limana ulaşabilir. Bu noktadan itibaren olacakların nedeni Poseidon ve Aeolus’tur.
Bence bu kadar yorum yeter. Zaten Platon’un Devlet kitabı binlerce yıl öncesinden başımıza ne geldiğini ve ne geleceğini anlatıyor. Sözün tamamı aptala anlatılırmış ne de olsa…
Peki işler bu kadar kötü mü? Bence değil. Yaşanılan tüm olumsuzluklara rağmen sağlık sistemimizin önemli noktalarında hekim arkadaşlarımız ve öğrencilerimiz çalışıyor. Gördüğüm kadarıyla yaşanılan her türlü olumsuz koşula rağmen meslektaşlarımız oldukça kaliteli işler çıkarıyorlar. Platon’un kitabında geçen alegoriye rağmen hekimler, tüm sağlık çalışanlarıyla birlikte topluma ihtiyaç duyduğu sağlık hizmetini yetiştirebilmek için canla başla koşuşturuyorlar. Ülkemizde her yıl dünyaya gelen yaklaşık bir milyon çocuğun tüm aşılarını eksiksiz bir şekilde yapabiliyoruz. Dün sıtma için taradığımız insanlarda bugün kanserlere yönelik taramaları yapabilecek yetkinlikteyiz.
En önemlisi de ne biliyor musunuz? Her an dümene geçebilecek yüzbinlerce filozof/usta kendilerine görev verileceği anı sabırsızlıkla bekliyor ve gemi sahibi ile tayfalara, Diyojen’in Büyük İskender’e söylediği şu ünlü sözü söylüyorlar;
“Gölge etme başka ihsan istemez…”

Coşkun Bakar, Hekim, Halk Sağlığı Uzmanı, Prof.Dr.
Türkçe Düzenleme: Ayla Bakar - Avukat-Arabulucu

Kaynaklar:
Ahmet Arslan. İlkçağ Felsefe Tarihi Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi. 2.Cilt. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016, İstanbul.
Platon. Devlet. (Çev:Sabahattin Eyüboğlu – M.Ali Cimcoz). Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul;1999.






Yorumlar