“[…]
Bir güzel ezgiyi onlardan öğrendi Hesiodos bir gün
Ulu Helikon'un yamaçlarında koyun güderken,
İlkin şu sözleri söylediler bana
Kalkanlı Zeus'un kızlan, Olympos'un tanrıçaları:
‘Siz, ey kırlarda yatıp kalkan çobanlar,
Dünyanın yüz karası zavallı yaratıklar!
Sizler ki hep birer karınsınız sadece,
Biz yalan söylemesini biliriz gerçeğe benzer,
Ama istersek dile getiririz gerçekleri de.’ […]
Böyle konuştu ulu Zeus'un kızları
Ve çiçek açan bir defneden koparıp
Güzel bir dal verdiler bana asa diye,
Sonra tanrısal sesler üflediler içime
Olacakları ve olmuşları yüceltmek için,
Ölümsüz mutlular soyunu kutlamak için
Ve hele övmek için kendilerini
Her söylediğim destanın başında ve sonunda.
Ama neye yarar meşeden ve kayadan söz etmek? […]”
Kaynak: Hesiodos. Theogonia – İşler ve Günler. (Çev: Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul;2016:25-26.
Bu
yazı fikri, uzun bir aradan sonra bir yeni yıl mesajıyla birlikte ortaya çıktı.
Hangi musadan (müzden) aklıma düştü bilemiyorum ancak eski yılın son gününde insanlara “aklın
söylenceden üstün olabildiği” bir yıl diledim. Ardından bir arkadaşım, bu
temennimde ne kadar samimi olduğumu sordu. Aklın, tarihin hiçbir döneminde
söylenceden üstün olamadığını, bu temenninin ancak Noel Babanın getirebileceği
çocuksu bir hayal olabileceğini söyledim. O günden beridir de söylence ile akıl
arasındaki ilişki üzerine düşünmeye başladım. Bakalım neler sızacak aklın
dehlizlerinden?
Düşünmeye
önce tanımlarla başlayalım. Tanım yapmak aklın çalışmasının ilk aşamasıdır. Bu
nedenle de söylence ve akıl kelimeleri ile ne kastediyoruz; kelimelerin sınırlarını
belirlememiz gerekiyor.
İlk sırayı tarihsel açıdan önce olana vermek istiyorum. Söylence; Türk Dil Kurumu’nca yayımlanan felsefe terimleri sözlüğünde "mit", toplumbilim terimleri sözlüğünde ise "efsane" ifadeleri ile karşılanmaktadır.
Söylence insan aklının poetik düşünce döneminin bir ürünüdür. Bu evre aklın prelojik (mantıksal/apodeiktik düşünce öncesi) olarak tanımlayabileceğimiz zaman dilimini içermektedir. Bu düşüncede geçmiş ve gelecek bugünmüş gibi tekrar tekrar kurgulanırken, neden sorusuna yanıt ya da söylenen sözlere ispat/kanıt aramak gibi zorunluluk bulunmamaktadır. Poetikanın muhatapları işin başında sorgulama gereksinimi olmadan söylencenin hakikat olduğuna ikna olmuşlardır. Doğa, insan, geçmiş ve gelecek ile ilgili söylenceler için kâhin, ozan, şair ya da büyücüleri dinlemek gerekmektedir. Kaynağı ise yukarıdaki örnekten de anlaşılabileceği gibi musalar, müzler, ilham perileri ya da Tanrının habercileridir.
Psikiyatrist
E.Fuller Torrey’e göre aklın evriminin beş aşaması; beynin büyümeye başlaması,
öz farkındalık, başkalarının düşüncesinin farkına varma, içebakış ve
otobiyografik bellek (geçmişi, bugünü ve geleceği aynı anda düşünebilme)
becerileridir. Yaklaşık 40-50 bin yıl önce ortaya çıkan otobiyografik bellek;
ortak yaşam alanları kurma, tarım yapma gibi yeteneklerinin yanında, insanın
varlığının sorgulanmasına neden olan soruları da üretme becerisiyle birlikte sözlü
kültürün içinde kulaktan kulağa yayıldı.
Aklın tanımı ise çok daha zor. Türk Dil Kurumu’nda, düşünme, anlama ve kavrama gücü, us; bir şeyi başka bir şeyden ayırt etme gücü olarak tanımlanıyor. Anaxagoras'ta, akıl (nous), evrendeki kaosu çözümleyen bilinçli bir güç olup, evreni yöneten ve düzene sokan ilkedir. Aristoteles'e göre düşünmenin düşünülmesidir; yani düşüncenin kendi üzerine dönmesidir. Akıl, nesnelerin özlerini ve nedenlerini bulma gücü olarak "anlık" terimiyle de karşılanır. Anlık, duyumların getirdiği verileri us ilkeleriyle düzenler; zamana, uzaya ve nedenselliğe göre kategorize eder.
Bu
yazının konusu akıl, olguların neden sonuç ilişkisi bağlamında kıyaslanabildiği
ve ispat edilebildiği analitik düşünce sistemidir. İnsanlık tarihi içinde mitsel olandan birey
ve toplumun ihtiyaçları çerçevesinde zamanla keşfedilmiştir. İnsan aklının
temel sorun çözme biçimi olan analitik düşünce, eşyanın nedenselliğini bulmaya
çalışırken üzerinde ortak akılla uzlaşılabilecek kanıt arama yoluna gider. Kanıt sistematik bir akıl yürütme yöntemiyle,
açık bir şekilde ve sorgulamaya izin verecek bir düzlemde olduğundan insanlığın
ortak bir zeminde buluşmasına izin verir. Felsefe tanrısal olarak doğa üstü olarak
tanımlanan bir düzeni zaman içinde insan aklı tarafından çözümlenebilir mekanik
bir nedensellik zincirine dönüştürmüştür. Bu nedensellik zinciri daha sonra
adım adım kurgulanacak olan apodeiktik aklın felsefi temeli olacaktır. Günümüzde bu düşünce biçimine “kanıta
dayalı bilimsel yöntem” ismini vermekteyiz. Kökeni MÖ. IV. yüzyılda yaşamış
olan “Mualim-i Evvel” Aristoteles’e dayanmaktadır.
Modern
bilimsel düşünceye köken olan felsefe, İyonya topraklarının çocuğudur; öz kardeşi
aynı topraklarda can bulmuş olan söylencedir. Miletos’ta görülmeye başlayan
felsefe, Olymposçu söylencenin boşluklarını doldurmak üzere ortaya çıkmıştır. Günümüzden
yaklaşık 2500 yıl önce Batı Ege topraklarında yaşayan insanlar binlerce yıllık
devasa bir mirası hazmedip, kendilerinden sonra gelecek insanların kullanacağı
bir düşünce sistemine dönüştürme becerisini gösterebilmişlerdir. Arka
planlarında sosyal, ekonomik, kültürel ve politik birçok hazırlayıcı etken vardı
ve onlar, söylenceyi sorgulama cesaretini gösterdiler. Söylendiği gibi
olmayabilir mi sorusu aklın doğuşunun işareti gibi olmuştu.
“Aristoteles,
Metafizikte başlangıç noktasını şöyle açıklar; 1.Kitap (A)
Öte yandan bunun “poetik" bir bilim olmadığını, en eski filozofların tarihi de açıkça göstermektedir. Çünkü şimdi olduğu gibi başlangıçta da insanları felsefe yapmaya iten şey, hayret olmuştur. Onlar başlangıçta acık güçlükler karşısında hayrete düşmüşlerdir. Daha sonra yavaş yavaş ilerlemişler ve ay, güneş ve yıldızlara ilişkin olayları, nihayet dünyanın oluşumu gibi daha büyük sorunları ele almışlardır. Şimdi bir sorunu fark ermek ve hayret ermek, kendisinin bilgisiz olduğunu kabul etmektir. Bundan dolayı efsaneyi seven de bir anlamda bilgeliği sevendir. Çünkü efsane, hayret verici şeylerden meydana gelir. Şimdi bilgisizlikten kurtulmak için felsefe yapmaya giriştiklerine göre, onlar, kuşkusuz herhangi bir faydacı amaçla değil, sırf bilmek için bilimin peşine düşmüşlerdi.”
Kaynak: Metafizik. Aristoteles. (Çev: Ahmet Arslan). Divan Kitap. İstanbul;2019:115.
Bundan sonra yaşanılanlar Habil
ile Kâbil’in öyküsüdür. Modern olan yenilikçi Habil, doğayı anlamak ve
açıklamak için farklı bir alternatifler sundukça karşısına yaşlı, tutucu, okuma
ve düşünme becerisine sahip olmayan Kâbil çıktı. Zaman zaman felsefe kendini
anlatabilmek için fırsat bulsa da pozisyonunu uzun süre koruyamadı. Her ne
kadar kendi kardeşi de olsa Kâbil, Habil’in aklını hiç sevmedi ve hep susturmaya
çalıştı. Haksız da sayılmazdı hani, binlerce yıllık kökeni olan söylenceyi sarsmanın
ne alemi vardı… Yoksulluk, cahillik ve ölümler yoğun olsa da elindeki öyküler sayesinde
günün sonunda Kâbil’in keyfi yerindeydi.
Aklın keşfi ile ondan uzaklaşma arasındaki mesafe o kadar kısa oldu ki keşfedildiği tarihlerde bile kaşifleri tarafından söylenceye hep daha fazla alan açıldı. Zaten bir süredir doğa ve gökyüzünden başlayan felsefe, menzilinden kaymaya, söylenceyi aratacak şekilde metafizik çöplüğünün içine gömülmeye başlamıştı. Atina’da yaşanılan siyasi ayak oyunları, savaşlar, Persler, sofistçe zırvalamalar, Anaksagoras’ın sürülmesi, Sokrates’in idam edilmesi, felsefe kılığına girmiş yeni söylencelere zemin hazırlayacaktı.
Bu noktada sahneye Platon ve Aristoteles çıktı. Felsefe zirvesini yaparken Akademinin arka kapısından söylence gizlice işe alınacaktı. Platon şair olmasının da getirdiği birikimle Atina felsefesinin yıldızı olurken, akla değil söylenceye yaslanacaktı. Parmenides, Pythagorasçıların gizemli dünyalarını felsefe kumaşından diktiği bir kitonun (Çiton) altına sakladı. Platon’un geliştireceği idea kuramı, Plotinos’un yorumuyla Orta Çağ’ın en güçlü söylencelerinden biri olacaktı.
Öğrencisi Aristoteles ise bir yandan aklın ilkelerini keşfedecek; analitik düşünceyi, nedenselliği, ispatı, kıyası insanlığa hediye edecektir. Diğer yandan söylenceyi görmezden gelmeyecektir. Geliştirdiği ereksel neden ile tarih sahnesine çıkmak için sırada bekleyen inançlara can suyu verecektir.
«Böylece Platonculuk Sokrates’in ahlakında beyan edilen gaye ilkesini tüm varlığın yorumlanmasına teşmil eden bir sistem olur. İleride göreceğimiz gibi, Platoncu kaldığı sürece, ayni şey Aristoteles için de söylenebilir. Dolayısıyla, gaye ahlakı bir kez farklı bir şekilde düzenlendiğinde, Yunan kökenli bu iki sistem Hıristiyan düşüncesiyle kaynaşmaya müsait hale gelmiştir. Platon ve Aristoteles Hıristiyan kilisesinin en büyük kurucu babalarındandır. İnanışa ters düşen belli doktrinlere rağmen, eğer Hıristiyanlık döneminden yüzyıllar önce doğmamış olsalardı, Orta Çağda azizlik mertebesine yükseltilebilirlerdi. İkisinin de arkasında Sokrates vardı, ki muhtemelen o da yeterince bekleseydi Jeanne d’Arc ile beraber azizler arasındaki yerini alabilirdi. Ayrıca Pythagoras da hak iddia edebilirdi, ne de olsa Platon’un Sokrates’in gaye ilkesini bir evren sistemine dönüştürmesine yol açan ipucunu o tedarik etmişti.»
Kaynak: F.M.Cornford. Sokrates Öncesi ve Sonrası. (Çev:
A.M.Celal Şengör, Senem Onan). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul;
2022:43.
İnsan aklı doğayı fark etmeye
ve sözle anlatmaya başladığında söylenceyi keşfetti. Söylence binlerce yıl
boyunca ozan, kâhin ve şairin dudaklarından duyuldu, kulaktan kulağa yayıldı. Doğayı
anlamlandırdı, toplumları bir araya getirdi, iktidara boyun eğmek için gerekçeler
uydurdu. Toplumlar değiştikçe, farklı kültürler birbirleriyle tanıştıkça
öyküler birbirine karıştı ve sorgulanmaya başladı. Ozanın kardeşi olan filozof
başka öyküler ararken aklın ilkelerini keşfetmeyi başardı. Miletos, Atina,
İskenderiye, Bağdat, Paris gibi kentler aklın çok kısa süre parlayabildiği süpernovalardan
bazılarıdır. Son dört yüz yıldır akıl, batı dünyasında, teknolojinin sağladığı gücün
arkasına saklanarak ayakta durmaya çalışıyor. Ancak bu görüntüye aldanmamak
lazım çünkü bu bir yanılsama. Teknolojinin insan yaşamına sağladığı avantajlara
rağmen, dünyanın tamamına yakınında binlerce yıllık öyküler, aklın ürünlerinden
çok daha fazla takipçiye sahip. Örneğin aşıların insan sağlığı üzerindeki etkileri
aşikârken, karşıtlarının öyküleri yok satabiliyor. Uydu teknolojisinin tüm
olanaklarından yararlanan insanlar, astronominin çalışmalarını
yadsıyabiliyorlar. Sanki eskileri ömrünü tamamlamış gibi çağımızın postmodern teologları
apodeiktik akla gördüğü her yerde saldırıyor. Akıl ise tüm bu yaşananlar sanki
hiç olmuyormuş gibi, okumuş çocukların zihninde yaşamaya devam ediyor ve
insanlığın yoluna ışık tutmakta ısrar ediyor. Hem de hiçbir zaman söylenceden
üstün olamayacağını bile bile…
Ulu Helikon'un yamaçlarında koyun güderken,
İlkin şu sözleri söylediler bana
Kalkanlı Zeus'un kızlan, Olympos'un tanrıçaları:
‘Siz, ey kırlarda yatıp kalkan çobanlar,
Dünyanın yüz karası zavallı yaratıklar!
Sizler ki hep birer karınsınız sadece,
Biz yalan söylemesini biliriz gerçeğe benzer,
Ama istersek dile getiririz gerçekleri de.’ […]
Böyle konuştu ulu Zeus'un kızları
Ve çiçek açan bir defneden koparıp
Güzel bir dal verdiler bana asa diye,
Sonra tanrısal sesler üflediler içime
Olacakları ve olmuşları yüceltmek için,
Ölümsüz mutlular soyunu kutlamak için
Ve hele övmek için kendilerini
Her söylediğim destanın başında ve sonunda.
Ama neye yarar meşeden ve kayadan söz etmek? […]”
Kaynak: Hesiodos. Theogonia – İşler ve Günler. (Çev: Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul;2016:25-26.
İlk sırayı tarihsel açıdan önce olana vermek istiyorum. Söylence; Türk Dil Kurumu’nca yayımlanan felsefe terimleri sözlüğünde "mit", toplumbilim terimleri sözlüğünde ise "efsane" ifadeleri ile karşılanmaktadır.
Söylence insan aklının poetik düşünce döneminin bir ürünüdür. Bu evre aklın prelojik (mantıksal/apodeiktik düşünce öncesi) olarak tanımlayabileceğimiz zaman dilimini içermektedir. Bu düşüncede geçmiş ve gelecek bugünmüş gibi tekrar tekrar kurgulanırken, neden sorusuna yanıt ya da söylenen sözlere ispat/kanıt aramak gibi zorunluluk bulunmamaktadır. Poetikanın muhatapları işin başında sorgulama gereksinimi olmadan söylencenin hakikat olduğuna ikna olmuşlardır. Doğa, insan, geçmiş ve gelecek ile ilgili söylenceler için kâhin, ozan, şair ya da büyücüleri dinlemek gerekmektedir. Kaynağı ise yukarıdaki örnekten de anlaşılabileceği gibi musalar, müzler, ilham perileri ya da Tanrının habercileridir.
Aklın tanımı ise çok daha zor. Türk Dil Kurumu’nda, düşünme, anlama ve kavrama gücü, us; bir şeyi başka bir şeyden ayırt etme gücü olarak tanımlanıyor. Anaxagoras'ta, akıl (nous), evrendeki kaosu çözümleyen bilinçli bir güç olup, evreni yöneten ve düzene sokan ilkedir. Aristoteles'e göre düşünmenin düşünülmesidir; yani düşüncenin kendi üzerine dönmesidir. Akıl, nesnelerin özlerini ve nedenlerini bulma gücü olarak "anlık" terimiyle de karşılanır. Anlık, duyumların getirdiği verileri us ilkeleriyle düzenler; zamana, uzaya ve nedenselliğe göre kategorize eder.
Öte yandan bunun “poetik" bir bilim olmadığını, en eski filozofların tarihi de açıkça göstermektedir. Çünkü şimdi olduğu gibi başlangıçta da insanları felsefe yapmaya iten şey, hayret olmuştur. Onlar başlangıçta acık güçlükler karşısında hayrete düşmüşlerdir. Daha sonra yavaş yavaş ilerlemişler ve ay, güneş ve yıldızlara ilişkin olayları, nihayet dünyanın oluşumu gibi daha büyük sorunları ele almışlardır. Şimdi bir sorunu fark ermek ve hayret ermek, kendisinin bilgisiz olduğunu kabul etmektir. Bundan dolayı efsaneyi seven de bir anlamda bilgeliği sevendir. Çünkü efsane, hayret verici şeylerden meydana gelir. Şimdi bilgisizlikten kurtulmak için felsefe yapmaya giriştiklerine göre, onlar, kuşkusuz herhangi bir faydacı amaçla değil, sırf bilmek için bilimin peşine düşmüşlerdi.”
Kaynak: Metafizik. Aristoteles. (Çev: Ahmet Arslan). Divan Kitap. İstanbul;2019:115.
Aklın keşfi ile ondan uzaklaşma arasındaki mesafe o kadar kısa oldu ki keşfedildiği tarihlerde bile kaşifleri tarafından söylenceye hep daha fazla alan açıldı. Zaten bir süredir doğa ve gökyüzünden başlayan felsefe, menzilinden kaymaya, söylenceyi aratacak şekilde metafizik çöplüğünün içine gömülmeye başlamıştı. Atina’da yaşanılan siyasi ayak oyunları, savaşlar, Persler, sofistçe zırvalamalar, Anaksagoras’ın sürülmesi, Sokrates’in idam edilmesi, felsefe kılığına girmiş yeni söylencelere zemin hazırlayacaktı.
Bu noktada sahneye Platon ve Aristoteles çıktı. Felsefe zirvesini yaparken Akademinin arka kapısından söylence gizlice işe alınacaktı. Platon şair olmasının da getirdiği birikimle Atina felsefesinin yıldızı olurken, akla değil söylenceye yaslanacaktı. Parmenides, Pythagorasçıların gizemli dünyalarını felsefe kumaşından diktiği bir kitonun (Çiton) altına sakladı. Platon’un geliştireceği idea kuramı, Plotinos’un yorumuyla Orta Çağ’ın en güçlü söylencelerinden biri olacaktı.
Öğrencisi Aristoteles ise bir yandan aklın ilkelerini keşfedecek; analitik düşünceyi, nedenselliği, ispatı, kıyası insanlığa hediye edecektir. Diğer yandan söylenceyi görmezden gelmeyecektir. Geliştirdiği ereksel neden ile tarih sahnesine çıkmak için sırada bekleyen inançlara can suyu verecektir.
«Böylece Platonculuk Sokrates’in ahlakında beyan edilen gaye ilkesini tüm varlığın yorumlanmasına teşmil eden bir sistem olur. İleride göreceğimiz gibi, Platoncu kaldığı sürece, ayni şey Aristoteles için de söylenebilir. Dolayısıyla, gaye ahlakı bir kez farklı bir şekilde düzenlendiğinde, Yunan kökenli bu iki sistem Hıristiyan düşüncesiyle kaynaşmaya müsait hale gelmiştir. Platon ve Aristoteles Hıristiyan kilisesinin en büyük kurucu babalarındandır. İnanışa ters düşen belli doktrinlere rağmen, eğer Hıristiyanlık döneminden yüzyıllar önce doğmamış olsalardı, Orta Çağda azizlik mertebesine yükseltilebilirlerdi. İkisinin de arkasında Sokrates vardı, ki muhtemelen o da yeterince bekleseydi Jeanne d’Arc ile beraber azizler arasındaki yerini alabilirdi. Ayrıca Pythagoras da hak iddia edebilirdi, ne de olsa Platon’un Sokrates’in gaye ilkesini bir evren sistemine dönüştürmesine yol açan ipucunu o tedarik etmişti.»
Coşkun Bakar, Hekim, Halk Sağlığı Uzmanı, Prof.Dr.
Türkçe Düzenleme: Ayla Bakar, Avukat-Arabulucu
Resimlerin altında NotebookLM tarafından oluşturulmuş sesli özeti dinleyebilirsiniz...


Yorumlar
Yorum Gönder