“Kan, Sağ Karıncık’ta temizlendiği zaman, Hayat Nefesi’nin üretildiği
Sol Karıncık’a geçer. Fakat bu ikisinin arasında hiçbir geçit yoktur. Kalbin
özü katıdır ve kan akışına izin veren, bazı yazarların düşündüğü gibi gözle
görünür ya da Galenos’un inandığı gibi gözle görünmez bir geçit yoktur. Bunun
tersine, kalbin gözenekleri kapalıdır ve orada özü kalındır. Fakat bu kan,
temizlendikten sonra, akciğerlerin içine girip orada yayılması ve son damlasına
dek arınmak üzere havayla karışması gerektiğinden Akciğer Atardamarına geçmek
zorundadır. Daha sonra, Hayati Nefesi’ni üretebilecek hale gelmek için havayla
karışmasının ardından, Kalbin Sol Karıncığına ulaşmak üzere Akciğer Toplardamarına
geçer. Kanın daha az temizlenmiş geri kalanı kanın beslenmesinde kullanılır. Bu
iki hazine (Yani Akciğer Atar ve Toplardamarları) arasında algılanabilir
geçitler olmasının nedeni budur.”
Kaynak: John Freely. Işık Doğu’dan Yükselir. İslam Biliminin
Batı Dünyasının Şekillenmesine Katkıları. (Çev: Gül Çağalı Güven). Doğan Kitap.
İstanbul;2014:124.
Yukarıdaki satırlarla John Freely’nin (1926-2017)
kaleme almış olduğu “Işık Doğudan Yükselir” isimli kitapta karşılaşmıştım. Ne yalan
söyleyeyim; kitapta geçen hekim ile mesleğimin oldukça ilerlemiş zamanlarında,
bilim tarihi okumaları yaptığım esnada tanıştım. İnsanın dolaşım sistemini Michael Servetus (Miguel Serveto)
(1511-1553) ile William
Harvey’in (1578-1657) öncüsü olduğu bir grup Avrupalı
bilim insanı XVI ile XVII. yüzyıllarda açıkladı. Bu bilgiyle tıp eğitimi alan
herkes karşılaşmıştır. Eğer geleneksel bir tıp öğrencisi ya da doktoru gibi alanınızın
tarihiyle ilgili dersleri ciddiye almıyor ve okumalar yapmıyorsanız, Harvey ve Servetus’tan
başka bilgiye sahip olma olasılığınız sıfırdır. Dünyayı bilmiyorum ancak ülkemizde
tıp doktorlarının ve öğrencilerinin büyük bir bölümünün bu yazıda bahsedeceğim
Müslüman hekimlerden haberdar olmamaları oldukça mümkün.
Bu nedenle olsa
gerek ki ilk paragraftaki satırlar beni şaşırtmıştı. Alaüddin İbnü’n-Nefis (1208-1288) (Ebü’l-Hasen Alâüddîn Alî b.
Ebi’l-Hazm İbnü’n-Nefîs el-Kareşî ed-Dımaşkī) Memlük Sultanı I. Baybars’ın (1223-1277)
özel hekimidir;
aynı zamanda hekimbaşıdır. Doğum yeriyle ilgili farklı bilgiler vardır.
Ailesinin Mâverâünnehir bölgesindeki Karaş köyünden geldiğini söyleyen
kaynaklar olduğu gibi Dimaşk yakınlarındaki Kareşiye’de doğduğunu söyleyenler
de vardır. İbnü’n-Nefis eğitimini Nureddin Mahmud
bin Zengi (1118-1174) tarafından
kurulan Bîmâristânü’n-Nuri’de almıştır. Dimaşk’ta bulunan Dahvâriyye Tıp Medresesi
kurucusu Mühezzebüddin ed-Dahvâr’ın (1170-1230) öğrencisi olmuştur. Medresede hukuk
dersleri de verdiği bilinmektedir. Bu nedenle hukuk eğitimi aldığı
düşünülebilir. Ardından Mısır’a gitmiş sultanın hekimi ve hekimbaşı statüsüne
kavuşmuştur.
İbnü’n-Nefis, İslam coğrafyasında
ikinci İbn-i Sina olarak isimlendirilmekteydi. Birçok eser veren İbnü’n-Nefis’in
en önemli kitabı “Kitabü’ş-Şamil fi’t-Tıb’dır -Kitab el-şamil fi el-sınaa
el-tıbbiye- (Tıp sanatı Üzerine Kapsamlı Kitap)”. Nefis’in kitaplarında hekimlik pratiği ile ilgili
birçok bilginin yanında orijinal keşfi de bulunmaktaydı.
Thomas S. Kuhn (1922-1996),
Normal Bilim ve Devrimci Bilim olmak üzere birbirini
takip eden iki süreç tanımlar. Normal bilim, doğayla ilgili açıklamalarla
başlar. Bilim camiası tarafından kabul gören bu açıklamalar sorgulanmaz olur. O
alanla ilgili paradigma oluşmuştur. Söz konusu alanda bulunan bilim camiası
paradigma içinde çalışmaya devam eder. Bir bunalım dönemi olmadan paradigma
sorgulanmaz. Bilim insanları gözlemleri ne olursa olsun doğayla paradigmayı
uzlaştırmaya çalışır. İlk başlarda gözlenen çelişkiler görmezden gelinir. Ya da
paradigma dışında kalan gözlemler daha çok gözlemciye bağlanır. Çelişkilerin
bilim insanları tarafından açıklanamadığı durumda Thomas Kuhn’un “paradigmal
geçiş” dediği süreç yaşanır. Burada eski teori terk edilir ve yenisine
geçilir. Rasyonel bir gerekçesi olmayan paradigmal geçiş belli bir olaylar
zincirini takiben olabilir. Galen’in anatomisi ve Antik Yunan tıp anlayışının
değişimi yüzlerce yıl süren paradigmal bir geçişin tipik örneğidir.
Hipokratrik-Galenik tıptan kurtulmak günümüzde sonuçlarını yaşamaya devam
ettiğimiz modern tıp paradigmasının ortaya çıkmasının zemini hazırlamıştır.
Dolaşım sisteminin doğru bir şekilde açıklanması ve modern fizyolojinin kurulabilmesi
bu geçişin bir sonucudur. İbnü’n-Nefis ve öğrencisi İbnü’l-Kuff, Bergamalı Galenos’un
(129-200) yanılabileceğini düşünmeleri bakımından bu sürecin giriş
kapısında durmaktadır.
Galenos yalnızca tıp tarihi değil
bilim tarihi içerisinde de düşünceleri en uzun süre kullanımda olmuş yazarlardan
biridir. Lyons’a göre geniş bakış açısına sahip acımasız bir eleştirmen,
dikkatli bir gözlemci, dogmacı otoriteye sahip orijinal bir düşünürdür. Hippokrates
(MÖ. 460-370) metinlerinin güçlü şarihi olmasının yanında, Platon (MÖ.428-348) ve
Aristoteles’in (MÖ.384-322) de takipçisi olan filozof hekimlerin en önemli
temsilcilerindendir. Oldukça genç denilebilecek yaşlarda hekimlik eğitimi
almış, Bergama, İzmir, Korent, İskenderiye ve Roma’da bulunmuştur. Gladyatörlerin
yanında Roma’da saray hekimliği de yapmıştır. Bu tecrübesi ona hem yaralanmalar
hem de anatomi hakkında bilgi edinme olanağı sağlamıştır. İnsan sağlığının ve
tıbbın pek çok alanında çok verimli bir yazar olarak tarihe adını yazdırmıştır.
Galen’in bilimsel yöntemini
Aristoteles’in teleolojik bakış açısı yönlendirdi. Her şeyin ereği olduğu
yaklaşımıyla yaptığı çalışmaları, Orta Çağ kilisesi için de oldukça cazibeli
bir bakış açısıydı. Hipokratik yazımın “Ahlat-ı Erbaa”sı Galen’de
hastalıkların açıklanması için kabul gördü. Bunun dışında Galen bu açıklamayı
mizaçlarla da ilişkilendirdi ve Harvey’e kadar tıp pratiğinin temel yaklaşımı
olarak kabul edildi.
Galen’in anatomiyle ilgili
çalışmaları oldukça önemlidir. Bu yazının sebebi de bu çalışmalarla ilgilidir.
Galen dolaşım sistemini tanımladı; sinirlerin, dolayısıyla duyguların
kaynağının beyin olduğunu gördü. İskenderiye’de hekimlik yapan Herophilos
(MÖ 338-280) ve Erasistratos (MÖ 304-250) gibi özgür bir
şekilde diseksiyon yapma şansı olmadı. Bilgilerini yaralanmış gladyatörler,
sahipsiz ölüler ve çoğunlukla da maymunlardan sağladı. Bu durum doğal olarak
onun yanılgılarını daha çok artırdı.
Galen anatomi ve fizyoloji
konusunda Aristoteles’i takip etti. Aristoteles, kanın insan vücudunu
beslemekteki önemini fark etmişti. Erasistratos’ta sindirim mide ve bağırsakta
başlamakta ve oradan karaciğere gelmekteydi. Karaciğere ulaşan besinler burada
kana dönüşmekte ve vena cava yoluyla vücuda dağılmaktaydı. Bu düşünce Aristoteles’in
bitkisel ruhunun işleyişini olanaklı kılıyordu. Bu şemada karaciğer vücudun
yaşam için gerekli olan bitkisel ruhunun merkezi konumunda oluyordu. Kan
karaciğerden vena kava yoluyla kalbin sağ karıncığına ulaşıyor ve akciğerleri
besliyordu. Kalpte bulunan kapaklar kanın geriye dönmesini engelliyordu. Bu
konuda Erasistratos ile aynı fikirdeydi.
Öte yandan Aristoteles ve
Erasistratos’un büyük bir yanılgısı bulunmaktaydı. Aristoteles bir hayvanda
kanın vücutta kalmasını sağlamak için onun kesilmeden önce boğulmasını
önermişti. Bu büyük bir talihsizlikti, çünkü hayvan boğulduğunda kan toplardamar
sisteminde birikiyordu ve atardamarlar boş olarak gözleniyordu. Bu gözlem Erasistratos’u
yanılttı ve havanın atardamar sisteminden vücuda yayıldığını açıkladı. Buna “pneuma”
anlamında “ruh” dendi. Pneuma yaşam soluğu anlamına gelecekti.
Galenos’un yaptığı gözlemler
Erasistratos’u doğrulamıyordu. Kendi kuramını ortaya koyarken o da başka bir
yanlışlığın içine düşecekti. Ona göre solunumun amacı kalbi ve kanı serinletmek
amacıyla akciğerlerden sol karıncığa hava girişinin sağlanmasıydı. Vücut içinde
dolaşırken ısınan hava yeniden akciğere dönecekti. Galenos damarlardaki nabız
atışından haberdardı. Ancak Herophilos’un açıklamasını kabul etti. Nabız kalbin
şiştiğinde yaptığı damarlar üzerindeki genişlemeydi. Ayrıca damarlardan kan, derideki
delikler yoluyla havadan pneuma çekiyordu. Galenos’un en büyük yanılgısı kanın
sağ taraftan sol tarafa geçişiyle ilgili oldu. Vena Cava’dan sağ karıncığa
gelen kanın sola geçişini açıkladı. Kanın sağdan sola delikler aracılığı ile
geçtiğini iddia etti.
“Şimdi söylenenlerin
dışında, toplardamarlardan alınan bir şeyin atardamarlara götürüldüğünün
yeterli kanıtı aşağıdadır. Bir hayvanı büyük atardamarlarının çoğunu keserek
öldürürseniz atardamarların yanı sıra toplardamarların da boşaldığını
görürsünüz:
Aralarında anastomosis olmasaydı bu asla
meydana gelmezdi. Yine benzer bir şekilde, kalpte kanın en seyreltik kısmı ara bölmedeki
delikler sayesinde sağ karıncıktan sol karıncığa çekilir:
Bunlar [karıncıkların
uzunlukları boyunca] büyük ölçüde görülebilir; geniş ağızlı bir tür fossae'a [girintiler]
benzerler, sürekli daralırlar; ancak bunlar hem küçük olduğundan hem de hayvan ölünce
her kısmı ürperip sarsıldığından aslında nihai uçlarını görmek olanaksızdır. Ancak
burada da doğanın boş yere hiçbir şey yapmadığı ilkesinden yola çıkan
argümanımızda kalbin karıncıkları arasındaki bu anastomosisler gösterilir;
burada şöyle dar uçlarla sona eren fossalar şans eseri ara sıra meydana
gelemez.”
Kaynak: Galenos. Doğal Yetiler Üzerine. (Çev: Nur Nirven). III.Kitap;
XV. AlBaraka Yayınları. İstanbul;2021:175.
Galen için anatomi tıp
mesleğinden çok daha fazlasını içermekteydi. Çünkü o Platon ve Aristoteles’in
ruhlar teorisine inanıyordu. Platon özellikle Timaios’ta üçlü bir insan ruh
anlayışını kendi anatomi anlayışı ile bir araya getiriyordu. Karın bölgesinde
bulunan ruh yaşam için beslenme ve üreme fonksiyonlarını yerine getiriyordu (Aristoteles’te
bitkisel). Göğüs bölgesinde bulunan ruh cesaret, öfke ve diğer duygularla
ilgili işlevlerin yeriydi (Aristoteles’te hayvani). Baş bölgesinde ise insani
ruh vardı ki tanrısal olan düşünce gibi işlevlerin merkeziydi. Bunlar arasında tanrısal niteliğe en yakın akılsal
ruh aynı zamanda ölümsüzlük özelliğine de sahipti. Ruh kavramının bu şekilde
açıklanması hem Hıristiyan hem de İslam coğrafyasında teolojik ve politik
anlamlar taşıyordu. Galen’in anatomisi bu sistemlere tıp içinden oldukça güçlü
bir destek sağlamaktaydı.
Bu yüzden olsa gerek Galen
erken Orta Çağ’dan Rönesans dönemine kadar tüm tıp okullarında başöğretmen
konumunda oldu. İslam coğrafyasında Huneyn bin İshak’ın şerh ve tercümeleri
sayesinde İbn-i Sina
(980-1037), Ebu Bekir er-Razi (865-925) gibi hekimler Galen’in takipçileri oldular. Medrese tıbbının
belirleyicisi neredeyse XIX. yüzyıla kadar Galenos olacaktı. Hıristiyan bölgesinde
de durum farklı değildir. Afrikalı
Konstantin’in (1020-1087) çevirileri sayesinde Salerno Tıp Okulu’nda
başlarda Galenos’un kitapları okutuluyordu. Bir Orta Çağ tıp okulunda Galenos’un
anatomi kitabı okuyucu (latince: Lector, İngilizce: Lecturer) tarafından okunuyor,
gösterici (Latince ve İngilizce: Demonstrator) tarafından da kadavranın üzerinde gösteriliyordu. Dersler sırasında
kitapla çelişen noktalar uzunca bir süre görmezden gelindi.
Galenos tüm zamanların en büyük
hekimlerinden biriydi, tıpkı Aristoteles gibi. Ancak ikisi de Helenistik
dönemden itibaren dogmatizmin ve gericiliğin sembolü haline geldiler. Kuşkusuz
bu durum onların günahı değildir. Galenos’tan sonra gelenler eleştirel bakış açısını
kaybettiler. Takip ettikleri öğretiler, gözlemlerle çelişmesine rağmen
sorgulayabilecek cesareti gösteremediler.
Galen’in anatomisinden ilk
şüphe duyan İbnü’n-Nefis’ti. Nefis, Hippokrates’in “İnsanın Tabiatı”
isimli eserine yazmış olduğu şerhte kanın kalp ve akciğer arasında dolaştığını
cesur bir şekilde belirtti. İbnü’n-Nefis sol karıncığa gelen kanın
akciğerlerden geldiğini düşünüyordu. Bunun dışında kanın atar ve toplardamarlar
arasındaki bağlantılar ya da gözenekler yoluyla geçtiğini kabul ediyordu. Kalbin
duvarları arasında kanın geçişini sağlayan delik ya da gözeneklerin olduğunu
düşünmüyordu.
İbnü’n-Nefis İslam
coğrafyasında talebesi olan cerrah İbnü’l-Kuff
(Emînüddevle Ebü’l-Ferec b. Ya‘kūb b. İshâk b. el-Kuff el-Kerekî el-Mesîhî)(1233-1286)
tarafından takip edildi. İbnü’l-Kuff,
hocasının öğretisine kılcal damarların fonksiyonu açıklayarak katkı sunmuştur:
“Kalbin, ikisi sağ tarafta
olmak üzere dört menfezi vardır. Vena Kava’dan ayrılan bir tanesi kanı taşır.
Bu kan damarının çıkışında (diğer tüm menfezlerden daha kalın olan), içeriden
kapalı olan üç valf vardır. İkincisi, atar damar yoluna bağlıdır ve bunun
aracılıyla akciğerlerden beslenir. Lu ana kadar bunu betimleyen birini
bilmiyorum.”
Kaynak: John Freely. Işık Doğu’dan Yükselir. İslam Biliminin
Batı Dünyasının Şekillenmesine Katkıları. (Çev: Gül Çağalı Güven). Doğan Kitap.
İstanbul;2014:124.
John Freely’e göre Avrupa’lı
hekimler İbnü’n-Nefis’in eserlerinden, Bellunolu Andreas Alpago (1450-1521) tarafından yapılan tercümelerle haberdar oldu. XVI. yüzyıl, bilim
tarihinde birçok devrimin yaşandığı önemli bir asırdı. Anatomide Andreas Vesalius (1514-1564) “De
Humani Corporis Fabrica’yı (İnsan vücudunun yapısı üzerine)” 1543
yılında yayımlamıştı. Aynı yıl Nikolas Kopernik’in (1473-1543) dünya
merkezli evren anlayışını sarsacak ünlü eseri yayımlanmıştı. İnsan vücudunun
dolaşım sistemi XVII. yüzyıl içinde büyük oranda çözüldü. Michael
Servetus (1510-1553), William Harvey (1578-1657) ve Marcello
Malpigi (1628-1694), Galenos’un öğretilerini yerle bir edip, insan
dolaşım sistemini sil baştan yazdılar. William Harvey’in 1628 yılında
yayınlanan “De Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus’u (Hayvanlarda
Kalbin ve Kanın Hareketi Üzerine)” isimli kitabı bilim tarihinin dönüm
noktalarından biridir. Günümüzde modern tıbbın başlangıç noktası olarak kabul edilmektedir.
İbnü’n-Nefis’e gelince ünlü
kitabı Kitabü’ş-Şamil fi’t-tıp XX. yüzyıla kadar kayıptı. Kitabın bir cildi 1852 yılında Cambridge Üniversitesi’nin
kütüphanesinde, 1243-1244 tarihli üç cildi de daha sonra Stanford Üniversitesi
kütüphanelerinde bulundu. Böylece bilim tarihinin en önemli isimlerinden
birinden ve çalışmalarından haberdar olabildik.
İbnü’n-Nefis ve öğrencisi
İbnü’l-Kuff, bilimsel düşüncenin gereklerini tam olarak yerine getirdiler. Tıpkı
XI. yüzyılda Biruni’nin (973-1048) söylediği gibi:
“Ben herkesin kendi
çalışmasında yapması gerekeni yaptım; Öncüllerin başarılarını minnettarlıkla
karşılamak, onların yanlışlarını ürkmeden doğrulamak, kendime gerçek olarak
görüleni gelecek kuşağa ve sonrakilere emanet etmek…” El-Biruni -1048-
Kaynak: Fuat Sezgin. Bilim Tarihi Sohbetleri,
Timaş Yayınları.
İbnü’n-Nefis’i Avrupa’da
kimler okudu tam olarak bilemiyoruz. XIX. yüzyıl sonrasına kadar sistemli bir
atıf yapma geleneği oluşmadığından keşiflerin ne kadarının özgün olduğunu anlayabilmek
zordur. Öte yandan Nefis ve Kuff İslam coğrafyasında da çok okunmamıştır. İslam
hekimleri arasında mutlaka onlardan haberdar olan sınırlı sayıda insan olmuştur.
Ancak İbn-i Sina ya da er-Razi kadar takip edilmedikleri de ortadadır. En
önemlisi çalışmalarını sorgulayan ve daha ileriye taşıyarak insan anatomisinin
derinliklerini çözebilecek nitelikte hekime rastlanmamaktadır. Bunda kitapların
XVIII. yüzyıla kadar elle çoğaltılmasının da etkisi olmuştur. Olayın fail nedenlerinden
biri de İslam coğrafyasında, bugün en çok övünülen isimlerden biri olan Biruni’nin
yukarıdaki sözünün anlaşılamamış olmasında yatmaktadır. Galiba aynı gerçeklik, içinde
bulunduğumuz coğrafyada ve XXI. yüzyılda varlığını koruyarak yaşanmaya devam
etmektedir.
Kaynak: John Freely. Işık Doğu’dan Yükselir. İslam Biliminin Batı Dünyasının Şekillenmesine Katkıları. (Çev: Gül Çağalı Güven). Doğan Kitap. İstanbul;2014:124.
Yukarıdaki satırlarla John Freely’nin (1926-2017)
kaleme almış olduğu “Işık Doğudan Yükselir” isimli kitapta karşılaşmıştım. Ne yalan
söyleyeyim; kitapta geçen hekim ile mesleğimin oldukça ilerlemiş zamanlarında,
bilim tarihi okumaları yaptığım esnada tanıştım. İnsanın dolaşım sistemini Michael Servetus (Miguel Serveto)
(1511-1553) ile William
Harvey’in (1578-1657) öncüsü olduğu bir grup Avrupalı
bilim insanı XVI ile XVII. yüzyıllarda açıkladı. Bu bilgiyle tıp eğitimi alan
herkes karşılaşmıştır. Eğer geleneksel bir tıp öğrencisi ya da doktoru gibi alanınızın
tarihiyle ilgili dersleri ciddiye almıyor ve okumalar yapmıyorsanız, Harvey ve Servetus’tan
başka bilgiye sahip olma olasılığınız sıfırdır. Dünyayı bilmiyorum ancak ülkemizde
tıp doktorlarının ve öğrencilerinin büyük bir bölümünün bu yazıda bahsedeceğim
Müslüman hekimlerden haberdar olmamaları oldukça mümkün.
Bu nedenle olsa gerek ki ilk paragraftaki satırlar beni şaşırtmıştı. Alaüddin İbnü’n-Nefis (1208-1288) (Ebü’l-Hasen Alâüddîn Alî b. Ebi’l-Hazm İbnü’n-Nefîs el-Kareşî ed-Dımaşkī) Memlük Sultanı I. Baybars’ın (1223-1277) özel hekimidir; aynı zamanda hekimbaşıdır. Doğum yeriyle ilgili farklı bilgiler vardır. Ailesinin Mâverâünnehir bölgesindeki Karaş köyünden geldiğini söyleyen kaynaklar olduğu gibi Dimaşk yakınlarındaki Kareşiye’de doğduğunu söyleyenler de vardır. İbnü’n-Nefis eğitimini Nureddin Mahmud bin Zengi (1118-1174) tarafından kurulan Bîmâristânü’n-Nuri’de almıştır. Dimaşk’ta bulunan Dahvâriyye Tıp Medresesi kurucusu Mühezzebüddin ed-Dahvâr’ın (1170-1230) öğrencisi olmuştur. Medresede hukuk dersleri de verdiği bilinmektedir. Bu nedenle hukuk eğitimi aldığı düşünülebilir. Ardından Mısır’a gitmiş sultanın hekimi ve hekimbaşı statüsüne kavuşmuştur.
İbnü’n-Nefis, İslam coğrafyasında ikinci İbn-i Sina olarak isimlendirilmekteydi. Birçok eser veren İbnü’n-Nefis’in en önemli kitabı “Kitabü’ş-Şamil fi’t-Tıb’dır -Kitab el-şamil fi el-sınaa el-tıbbiye- (Tıp sanatı Üzerine Kapsamlı Kitap)”. Nefis’in kitaplarında hekimlik pratiği ile ilgili birçok bilginin yanında orijinal keşfi de bulunmaktaydı.
Thomas S. Kuhn (1922-1996), Normal Bilim ve Devrimci Bilim olmak üzere birbirini takip eden iki süreç tanımlar. Normal bilim, doğayla ilgili açıklamalarla başlar. Bilim camiası tarafından kabul gören bu açıklamalar sorgulanmaz olur. O alanla ilgili paradigma oluşmuştur. Söz konusu alanda bulunan bilim camiası paradigma içinde çalışmaya devam eder. Bir bunalım dönemi olmadan paradigma sorgulanmaz. Bilim insanları gözlemleri ne olursa olsun doğayla paradigmayı uzlaştırmaya çalışır. İlk başlarda gözlenen çelişkiler görmezden gelinir. Ya da paradigma dışında kalan gözlemler daha çok gözlemciye bağlanır. Çelişkilerin bilim insanları tarafından açıklanamadığı durumda Thomas Kuhn’un “paradigmal geçiş” dediği süreç yaşanır. Burada eski teori terk edilir ve yenisine geçilir. Rasyonel bir gerekçesi olmayan paradigmal geçiş belli bir olaylar zincirini takiben olabilir. Galen’in anatomisi ve Antik Yunan tıp anlayışının değişimi yüzlerce yıl süren paradigmal bir geçişin tipik örneğidir. Hipokratrik-Galenik tıptan kurtulmak günümüzde sonuçlarını yaşamaya devam ettiğimiz modern tıp paradigmasının ortaya çıkmasının zemini hazırlamıştır. Dolaşım sisteminin doğru bir şekilde açıklanması ve modern fizyolojinin kurulabilmesi bu geçişin bir sonucudur. İbnü’n-Nefis ve öğrencisi İbnü’l-Kuff, Bergamalı Galenos’un (129-200) yanılabileceğini düşünmeleri bakımından bu sürecin giriş kapısında durmaktadır.
Galenos yalnızca tıp tarihi değil bilim tarihi içerisinde de düşünceleri en uzun süre kullanımda olmuş yazarlardan biridir. Lyons’a göre geniş bakış açısına sahip acımasız bir eleştirmen, dikkatli bir gözlemci, dogmacı otoriteye sahip orijinal bir düşünürdür. Hippokrates (MÖ. 460-370) metinlerinin güçlü şarihi olmasının yanında, Platon (MÖ.428-348) ve Aristoteles’in (MÖ.384-322) de takipçisi olan filozof hekimlerin en önemli temsilcilerindendir. Oldukça genç denilebilecek yaşlarda hekimlik eğitimi almış, Bergama, İzmir, Korent, İskenderiye ve Roma’da bulunmuştur. Gladyatörlerin yanında Roma’da saray hekimliği de yapmıştır. Bu tecrübesi ona hem yaralanmalar hem de anatomi hakkında bilgi edinme olanağı sağlamıştır. İnsan sağlığının ve tıbbın pek çok alanında çok verimli bir yazar olarak tarihe adını yazdırmıştır.
Galen’in bilimsel yöntemini Aristoteles’in teleolojik bakış açısı yönlendirdi. Her şeyin ereği olduğu yaklaşımıyla yaptığı çalışmaları, Orta Çağ kilisesi için de oldukça cazibeli bir bakış açısıydı. Hipokratik yazımın “Ahlat-ı Erbaa”sı Galen’de hastalıkların açıklanması için kabul gördü. Bunun dışında Galen bu açıklamayı mizaçlarla da ilişkilendirdi ve Harvey’e kadar tıp pratiğinin temel yaklaşımı olarak kabul edildi.
Galen’in anatomiyle ilgili çalışmaları oldukça önemlidir. Bu yazının sebebi de bu çalışmalarla ilgilidir. Galen dolaşım sistemini tanımladı; sinirlerin, dolayısıyla duyguların kaynağının beyin olduğunu gördü. İskenderiye’de hekimlik yapan Herophilos (MÖ 338-280) ve Erasistratos (MÖ 304-250) gibi özgür bir şekilde diseksiyon yapma şansı olmadı. Bilgilerini yaralanmış gladyatörler, sahipsiz ölüler ve çoğunlukla da maymunlardan sağladı. Bu durum doğal olarak onun yanılgılarını daha çok artırdı.
Galen anatomi ve fizyoloji konusunda Aristoteles’i takip etti. Aristoteles, kanın insan vücudunu beslemekteki önemini fark etmişti. Erasistratos’ta sindirim mide ve bağırsakta başlamakta ve oradan karaciğere gelmekteydi. Karaciğere ulaşan besinler burada kana dönüşmekte ve vena cava yoluyla vücuda dağılmaktaydı. Bu düşünce Aristoteles’in bitkisel ruhunun işleyişini olanaklı kılıyordu. Bu şemada karaciğer vücudun yaşam için gerekli olan bitkisel ruhunun merkezi konumunda oluyordu. Kan karaciğerden vena kava yoluyla kalbin sağ karıncığına ulaşıyor ve akciğerleri besliyordu. Kalpte bulunan kapaklar kanın geriye dönmesini engelliyordu. Bu konuda Erasistratos ile aynı fikirdeydi.
Öte yandan Aristoteles ve Erasistratos’un büyük bir yanılgısı bulunmaktaydı. Aristoteles bir hayvanda kanın vücutta kalmasını sağlamak için onun kesilmeden önce boğulmasını önermişti. Bu büyük bir talihsizlikti, çünkü hayvan boğulduğunda kan toplardamar sisteminde birikiyordu ve atardamarlar boş olarak gözleniyordu. Bu gözlem Erasistratos’u yanılttı ve havanın atardamar sisteminden vücuda yayıldığını açıkladı. Buna “pneuma” anlamında “ruh” dendi. Pneuma yaşam soluğu anlamına gelecekti.
Galenos’un yaptığı gözlemler Erasistratos’u doğrulamıyordu. Kendi kuramını ortaya koyarken o da başka bir yanlışlığın içine düşecekti. Ona göre solunumun amacı kalbi ve kanı serinletmek amacıyla akciğerlerden sol karıncığa hava girişinin sağlanmasıydı. Vücut içinde dolaşırken ısınan hava yeniden akciğere dönecekti. Galenos damarlardaki nabız atışından haberdardı. Ancak Herophilos’un açıklamasını kabul etti. Nabız kalbin şiştiğinde yaptığı damarlar üzerindeki genişlemeydi. Ayrıca damarlardan kan, derideki delikler yoluyla havadan pneuma çekiyordu. Galenos’un en büyük yanılgısı kanın sağ taraftan sol tarafa geçişiyle ilgili oldu. Vena Cava’dan sağ karıncığa gelen kanın sola geçişini açıkladı. Kanın sağdan sola delikler aracılığı ile geçtiğini iddia etti.
“Şimdi söylenenlerin
dışında, toplardamarlardan alınan bir şeyin atardamarlara götürüldüğünün
yeterli kanıtı aşağıdadır. Bir hayvanı büyük atardamarlarının çoğunu keserek
öldürürseniz atardamarların yanı sıra toplardamarların da boşaldığını
görürsünüz:
Aralarında anastomosis olmasaydı bu asla meydana gelmezdi. Yine benzer bir şekilde, kalpte kanın en seyreltik kısmı ara bölmedeki delikler sayesinde sağ karıncıktan sol karıncığa çekilir:
Bunlar [karıncıkların uzunlukları boyunca] büyük ölçüde görülebilir; geniş ağızlı bir tür fossae'a [girintiler] benzerler, sürekli daralırlar; ancak bunlar hem küçük olduğundan hem de hayvan ölünce her kısmı ürperip sarsıldığından aslında nihai uçlarını görmek olanaksızdır. Ancak burada da doğanın boş yere hiçbir şey yapmadığı ilkesinden yola çıkan argümanımızda kalbin karıncıkları arasındaki bu anastomosisler gösterilir; burada şöyle dar uçlarla sona eren fossalar şans eseri ara sıra meydana gelemez.”
Kaynak: Galenos. Doğal Yetiler Üzerine. (Çev: Nur Nirven). III.Kitap; XV. AlBaraka Yayınları. İstanbul;2021:175.
Galen için anatomi tıp mesleğinden çok daha fazlasını içermekteydi. Çünkü o Platon ve Aristoteles’in ruhlar teorisine inanıyordu. Platon özellikle Timaios’ta üçlü bir insan ruh anlayışını kendi anatomi anlayışı ile bir araya getiriyordu. Karın bölgesinde bulunan ruh yaşam için beslenme ve üreme fonksiyonlarını yerine getiriyordu (Aristoteles’te bitkisel). Göğüs bölgesinde bulunan ruh cesaret, öfke ve diğer duygularla ilgili işlevlerin yeriydi (Aristoteles’te hayvani). Baş bölgesinde ise insani ruh vardı ki tanrısal olan düşünce gibi işlevlerin merkeziydi. Bunlar arasında tanrısal niteliğe en yakın akılsal ruh aynı zamanda ölümsüzlük özelliğine de sahipti. Ruh kavramının bu şekilde açıklanması hem Hıristiyan hem de İslam coğrafyasında teolojik ve politik anlamlar taşıyordu. Galen’in anatomisi bu sistemlere tıp içinden oldukça güçlü bir destek sağlamaktaydı.
Bu yüzden olsa gerek Galen erken Orta Çağ’dan Rönesans dönemine kadar tüm tıp okullarında başöğretmen konumunda oldu. İslam coğrafyasında Huneyn bin İshak’ın şerh ve tercümeleri sayesinde İbn-i Sina (980-1037), Ebu Bekir er-Razi (865-925) gibi hekimler Galen’in takipçileri oldular. Medrese tıbbının belirleyicisi neredeyse XIX. yüzyıla kadar Galenos olacaktı. Hıristiyan bölgesinde de durum farklı değildir. Afrikalı Konstantin’in (1020-1087) çevirileri sayesinde Salerno Tıp Okulu’nda başlarda Galenos’un kitapları okutuluyordu. Bir Orta Çağ tıp okulunda Galenos’un anatomi kitabı okuyucu (latince: Lector, İngilizce: Lecturer) tarafından okunuyor, gösterici (Latince ve İngilizce: Demonstrator) tarafından da kadavranın üzerinde gösteriliyordu. Dersler sırasında kitapla çelişen noktalar uzunca bir süre görmezden gelindi.
Galenos tüm zamanların en büyük hekimlerinden biriydi, tıpkı Aristoteles gibi. Ancak ikisi de Helenistik dönemden itibaren dogmatizmin ve gericiliğin sembolü haline geldiler. Kuşkusuz bu durum onların günahı değildir. Galenos’tan sonra gelenler eleştirel bakış açısını kaybettiler. Takip ettikleri öğretiler, gözlemlerle çelişmesine rağmen sorgulayabilecek cesareti gösteremediler.
Galen’in anatomisinden ilk şüphe duyan İbnü’n-Nefis’ti. Nefis, Hippokrates’in “İnsanın Tabiatı” isimli eserine yazmış olduğu şerhte kanın kalp ve akciğer arasında dolaştığını cesur bir şekilde belirtti. İbnü’n-Nefis sol karıncığa gelen kanın akciğerlerden geldiğini düşünüyordu. Bunun dışında kanın atar ve toplardamarlar arasındaki bağlantılar ya da gözenekler yoluyla geçtiğini kabul ediyordu. Kalbin duvarları arasında kanın geçişini sağlayan delik ya da gözeneklerin olduğunu düşünmüyordu.
İbnü’n-Nefis İslam coğrafyasında talebesi olan cerrah İbnü’l-Kuff (Emînüddevle Ebü’l-Ferec b. Ya‘kūb b. İshâk b. el-Kuff el-Kerekî el-Mesîhî)(1233-1286) tarafından takip edildi. İbnü’l-Kuff, hocasının öğretisine kılcal damarların fonksiyonu açıklayarak katkı sunmuştur:
“Kalbin, ikisi sağ tarafta
olmak üzere dört menfezi vardır. Vena Kava’dan ayrılan bir tanesi kanı taşır.
Bu kan damarının çıkışında (diğer tüm menfezlerden daha kalın olan), içeriden
kapalı olan üç valf vardır. İkincisi, atar damar yoluna bağlıdır ve bunun
aracılıyla akciğerlerden beslenir. Lu ana kadar bunu betimleyen birini
bilmiyorum.”
Kaynak: John Freely. Işık Doğu’dan Yükselir. İslam Biliminin Batı Dünyasının Şekillenmesine Katkıları. (Çev: Gül Çağalı Güven). Doğan Kitap. İstanbul;2014:124.
John Freely’e göre Avrupa’lı
hekimler İbnü’n-Nefis’in eserlerinden, Bellunolu Andreas Alpago (1450-1521) tarafından yapılan tercümelerle haberdar oldu. XVI. yüzyıl, bilim
tarihinde birçok devrimin yaşandığı önemli bir asırdı. Anatomide Andreas Vesalius (1514-1564) “De
Humani Corporis Fabrica’yı (İnsan vücudunun yapısı üzerine)” 1543
yılında yayımlamıştı. Aynı yıl Nikolas Kopernik’in (1473-1543) dünya
merkezli evren anlayışını sarsacak ünlü eseri yayımlanmıştı. İnsan vücudunun
dolaşım sistemi XVII. yüzyıl içinde büyük oranda çözüldü. Michael
Servetus (1510-1553), William Harvey (1578-1657) ve Marcello
Malpigi (1628-1694), Galenos’un öğretilerini yerle bir edip, insan
dolaşım sistemini sil baştan yazdılar. William Harvey’in 1628 yılında
yayınlanan “De Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus’u (Hayvanlarda
Kalbin ve Kanın Hareketi Üzerine)” isimli kitabı bilim tarihinin dönüm
noktalarından biridir. Günümüzde modern tıbbın başlangıç noktası olarak kabul edilmektedir.
İbnü’n-Nefis’e gelince ünlü kitabı Kitabü’ş-Şamil fi’t-tıp XX. yüzyıla kadar kayıptı. Kitabın bir cildi 1852 yılında Cambridge Üniversitesi’nin kütüphanesinde, 1243-1244 tarihli üç cildi de daha sonra Stanford Üniversitesi kütüphanelerinde bulundu. Böylece bilim tarihinin en önemli isimlerinden birinden ve çalışmalarından haberdar olabildik.
İbnü’n-Nefis ve öğrencisi İbnü’l-Kuff, bilimsel düşüncenin gereklerini tam olarak yerine getirdiler. Tıpkı XI. yüzyılda Biruni’nin (973-1048) söylediği gibi:
“Ben herkesin kendi
çalışmasında yapması gerekeni yaptım; Öncüllerin başarılarını minnettarlıkla
karşılamak, onların yanlışlarını ürkmeden doğrulamak, kendime gerçek olarak
görüleni gelecek kuşağa ve sonrakilere emanet etmek…” El-Biruni -1048-
Kaynak: Fuat Sezgin. Bilim Tarihi Sohbetleri, Timaş Yayınları.
İbnü’n-Nefis’i Avrupa’da
kimler okudu tam olarak bilemiyoruz. XIX. yüzyıl sonrasına kadar sistemli bir
atıf yapma geleneği oluşmadığından keşiflerin ne kadarının özgün olduğunu anlayabilmek
zordur. Öte yandan Nefis ve Kuff İslam coğrafyasında da çok okunmamıştır. İslam
hekimleri arasında mutlaka onlardan haberdar olan sınırlı sayıda insan olmuştur.
Ancak İbn-i Sina ya da er-Razi kadar takip edilmedikleri de ortadadır. En
önemlisi çalışmalarını sorgulayan ve daha ileriye taşıyarak insan anatomisinin
derinliklerini çözebilecek nitelikte hekime rastlanmamaktadır. Bunda kitapların
XVIII. yüzyıla kadar elle çoğaltılmasının da etkisi olmuştur. Olayın fail nedenlerinden
biri de İslam coğrafyasında, bugün en çok övünülen isimlerden biri olan Biruni’nin
yukarıdaki sözünün anlaşılamamış olmasında yatmaktadır. Galiba aynı gerçeklik, içinde
bulunduğumuz coğrafyada ve XXI. yüzyılda varlığını koruyarak yaşanmaya devam
etmektedir.
Bu nedenle olsa gerek ki ilk paragraftaki satırlar beni şaşırtmıştı. Alaüddin İbnü’n-Nefis (1208-1288) (Ebü’l-Hasen Alâüddîn Alî b. Ebi’l-Hazm İbnü’n-Nefîs el-Kareşî ed-Dımaşkī) Memlük Sultanı I. Baybars’ın (1223-1277) özel hekimidir; aynı zamanda hekimbaşıdır. Doğum yeriyle ilgili farklı bilgiler vardır. Ailesinin Mâverâünnehir bölgesindeki Karaş köyünden geldiğini söyleyen kaynaklar olduğu gibi Dimaşk yakınlarındaki Kareşiye’de doğduğunu söyleyenler de vardır. İbnü’n-Nefis eğitimini Nureddin Mahmud bin Zengi (1118-1174) tarafından kurulan Bîmâristânü’n-Nuri’de almıştır. Dimaşk’ta bulunan Dahvâriyye Tıp Medresesi kurucusu Mühezzebüddin ed-Dahvâr’ın (1170-1230) öğrencisi olmuştur. Medresede hukuk dersleri de verdiği bilinmektedir. Bu nedenle hukuk eğitimi aldığı düşünülebilir. Ardından Mısır’a gitmiş sultanın hekimi ve hekimbaşı statüsüne kavuşmuştur.
İbnü’n-Nefis, İslam coğrafyasında ikinci İbn-i Sina olarak isimlendirilmekteydi. Birçok eser veren İbnü’n-Nefis’in en önemli kitabı “Kitabü’ş-Şamil fi’t-Tıb’dır -Kitab el-şamil fi el-sınaa el-tıbbiye- (Tıp sanatı Üzerine Kapsamlı Kitap)”. Nefis’in kitaplarında hekimlik pratiği ile ilgili birçok bilginin yanında orijinal keşfi de bulunmaktaydı.
Thomas S. Kuhn (1922-1996), Normal Bilim ve Devrimci Bilim olmak üzere birbirini takip eden iki süreç tanımlar. Normal bilim, doğayla ilgili açıklamalarla başlar. Bilim camiası tarafından kabul gören bu açıklamalar sorgulanmaz olur. O alanla ilgili paradigma oluşmuştur. Söz konusu alanda bulunan bilim camiası paradigma içinde çalışmaya devam eder. Bir bunalım dönemi olmadan paradigma sorgulanmaz. Bilim insanları gözlemleri ne olursa olsun doğayla paradigmayı uzlaştırmaya çalışır. İlk başlarda gözlenen çelişkiler görmezden gelinir. Ya da paradigma dışında kalan gözlemler daha çok gözlemciye bağlanır. Çelişkilerin bilim insanları tarafından açıklanamadığı durumda Thomas Kuhn’un “paradigmal geçiş” dediği süreç yaşanır. Burada eski teori terk edilir ve yenisine geçilir. Rasyonel bir gerekçesi olmayan paradigmal geçiş belli bir olaylar zincirini takiben olabilir. Galen’in anatomisi ve Antik Yunan tıp anlayışının değişimi yüzlerce yıl süren paradigmal bir geçişin tipik örneğidir. Hipokratrik-Galenik tıptan kurtulmak günümüzde sonuçlarını yaşamaya devam ettiğimiz modern tıp paradigmasının ortaya çıkmasının zemini hazırlamıştır. Dolaşım sisteminin doğru bir şekilde açıklanması ve modern fizyolojinin kurulabilmesi bu geçişin bir sonucudur. İbnü’n-Nefis ve öğrencisi İbnü’l-Kuff, Bergamalı Galenos’un (129-200) yanılabileceğini düşünmeleri bakımından bu sürecin giriş kapısında durmaktadır.
Galenos yalnızca tıp tarihi değil bilim tarihi içerisinde de düşünceleri en uzun süre kullanımda olmuş yazarlardan biridir. Lyons’a göre geniş bakış açısına sahip acımasız bir eleştirmen, dikkatli bir gözlemci, dogmacı otoriteye sahip orijinal bir düşünürdür. Hippokrates (MÖ. 460-370) metinlerinin güçlü şarihi olmasının yanında, Platon (MÖ.428-348) ve Aristoteles’in (MÖ.384-322) de takipçisi olan filozof hekimlerin en önemli temsilcilerindendir. Oldukça genç denilebilecek yaşlarda hekimlik eğitimi almış, Bergama, İzmir, Korent, İskenderiye ve Roma’da bulunmuştur. Gladyatörlerin yanında Roma’da saray hekimliği de yapmıştır. Bu tecrübesi ona hem yaralanmalar hem de anatomi hakkında bilgi edinme olanağı sağlamıştır. İnsan sağlığının ve tıbbın pek çok alanında çok verimli bir yazar olarak tarihe adını yazdırmıştır.
Galen’in bilimsel yöntemini Aristoteles’in teleolojik bakış açısı yönlendirdi. Her şeyin ereği olduğu yaklaşımıyla yaptığı çalışmaları, Orta Çağ kilisesi için de oldukça cazibeli bir bakış açısıydı. Hipokratik yazımın “Ahlat-ı Erbaa”sı Galen’de hastalıkların açıklanması için kabul gördü. Bunun dışında Galen bu açıklamayı mizaçlarla da ilişkilendirdi ve Harvey’e kadar tıp pratiğinin temel yaklaşımı olarak kabul edildi.
Galen’in anatomiyle ilgili çalışmaları oldukça önemlidir. Bu yazının sebebi de bu çalışmalarla ilgilidir. Galen dolaşım sistemini tanımladı; sinirlerin, dolayısıyla duyguların kaynağının beyin olduğunu gördü. İskenderiye’de hekimlik yapan Herophilos (MÖ 338-280) ve Erasistratos (MÖ 304-250) gibi özgür bir şekilde diseksiyon yapma şansı olmadı. Bilgilerini yaralanmış gladyatörler, sahipsiz ölüler ve çoğunlukla da maymunlardan sağladı. Bu durum doğal olarak onun yanılgılarını daha çok artırdı.
Galen anatomi ve fizyoloji konusunda Aristoteles’i takip etti. Aristoteles, kanın insan vücudunu beslemekteki önemini fark etmişti. Erasistratos’ta sindirim mide ve bağırsakta başlamakta ve oradan karaciğere gelmekteydi. Karaciğere ulaşan besinler burada kana dönüşmekte ve vena cava yoluyla vücuda dağılmaktaydı. Bu düşünce Aristoteles’in bitkisel ruhunun işleyişini olanaklı kılıyordu. Bu şemada karaciğer vücudun yaşam için gerekli olan bitkisel ruhunun merkezi konumunda oluyordu. Kan karaciğerden vena kava yoluyla kalbin sağ karıncığına ulaşıyor ve akciğerleri besliyordu. Kalpte bulunan kapaklar kanın geriye dönmesini engelliyordu. Bu konuda Erasistratos ile aynı fikirdeydi.
Öte yandan Aristoteles ve Erasistratos’un büyük bir yanılgısı bulunmaktaydı. Aristoteles bir hayvanda kanın vücutta kalmasını sağlamak için onun kesilmeden önce boğulmasını önermişti. Bu büyük bir talihsizlikti, çünkü hayvan boğulduğunda kan toplardamar sisteminde birikiyordu ve atardamarlar boş olarak gözleniyordu. Bu gözlem Erasistratos’u yanılttı ve havanın atardamar sisteminden vücuda yayıldığını açıkladı. Buna “pneuma” anlamında “ruh” dendi. Pneuma yaşam soluğu anlamına gelecekti.
Galenos’un yaptığı gözlemler Erasistratos’u doğrulamıyordu. Kendi kuramını ortaya koyarken o da başka bir yanlışlığın içine düşecekti. Ona göre solunumun amacı kalbi ve kanı serinletmek amacıyla akciğerlerden sol karıncığa hava girişinin sağlanmasıydı. Vücut içinde dolaşırken ısınan hava yeniden akciğere dönecekti. Galenos damarlardaki nabız atışından haberdardı. Ancak Herophilos’un açıklamasını kabul etti. Nabız kalbin şiştiğinde yaptığı damarlar üzerindeki genişlemeydi. Ayrıca damarlardan kan, derideki delikler yoluyla havadan pneuma çekiyordu. Galenos’un en büyük yanılgısı kanın sağ taraftan sol tarafa geçişiyle ilgili oldu. Vena Cava’dan sağ karıncığa gelen kanın sola geçişini açıkladı. Kanın sağdan sola delikler aracılığı ile geçtiğini iddia etti.
Aralarında anastomosis olmasaydı bu asla meydana gelmezdi. Yine benzer bir şekilde, kalpte kanın en seyreltik kısmı ara bölmedeki delikler sayesinde sağ karıncıktan sol karıncığa çekilir:
Bunlar [karıncıkların uzunlukları boyunca] büyük ölçüde görülebilir; geniş ağızlı bir tür fossae'a [girintiler] benzerler, sürekli daralırlar; ancak bunlar hem küçük olduğundan hem de hayvan ölünce her kısmı ürperip sarsıldığından aslında nihai uçlarını görmek olanaksızdır. Ancak burada da doğanın boş yere hiçbir şey yapmadığı ilkesinden yola çıkan argümanımızda kalbin karıncıkları arasındaki bu anastomosisler gösterilir; burada şöyle dar uçlarla sona eren fossalar şans eseri ara sıra meydana gelemez.”
Kaynak: Galenos. Doğal Yetiler Üzerine. (Çev: Nur Nirven). III.Kitap; XV. AlBaraka Yayınları. İstanbul;2021:175.
Galen için anatomi tıp mesleğinden çok daha fazlasını içermekteydi. Çünkü o Platon ve Aristoteles’in ruhlar teorisine inanıyordu. Platon özellikle Timaios’ta üçlü bir insan ruh anlayışını kendi anatomi anlayışı ile bir araya getiriyordu. Karın bölgesinde bulunan ruh yaşam için beslenme ve üreme fonksiyonlarını yerine getiriyordu (Aristoteles’te bitkisel). Göğüs bölgesinde bulunan ruh cesaret, öfke ve diğer duygularla ilgili işlevlerin yeriydi (Aristoteles’te hayvani). Baş bölgesinde ise insani ruh vardı ki tanrısal olan düşünce gibi işlevlerin merkeziydi. Bunlar arasında tanrısal niteliğe en yakın akılsal ruh aynı zamanda ölümsüzlük özelliğine de sahipti. Ruh kavramının bu şekilde açıklanması hem Hıristiyan hem de İslam coğrafyasında teolojik ve politik anlamlar taşıyordu. Galen’in anatomisi bu sistemlere tıp içinden oldukça güçlü bir destek sağlamaktaydı.
Bu yüzden olsa gerek Galen erken Orta Çağ’dan Rönesans dönemine kadar tüm tıp okullarında başöğretmen konumunda oldu. İslam coğrafyasında Huneyn bin İshak’ın şerh ve tercümeleri sayesinde İbn-i Sina (980-1037), Ebu Bekir er-Razi (865-925) gibi hekimler Galen’in takipçileri oldular. Medrese tıbbının belirleyicisi neredeyse XIX. yüzyıla kadar Galenos olacaktı. Hıristiyan bölgesinde de durum farklı değildir. Afrikalı Konstantin’in (1020-1087) çevirileri sayesinde Salerno Tıp Okulu’nda başlarda Galenos’un kitapları okutuluyordu. Bir Orta Çağ tıp okulunda Galenos’un anatomi kitabı okuyucu (latince: Lector, İngilizce: Lecturer) tarafından okunuyor, gösterici (Latince ve İngilizce: Demonstrator) tarafından da kadavranın üzerinde gösteriliyordu. Dersler sırasında kitapla çelişen noktalar uzunca bir süre görmezden gelindi.
Galenos tüm zamanların en büyük hekimlerinden biriydi, tıpkı Aristoteles gibi. Ancak ikisi de Helenistik dönemden itibaren dogmatizmin ve gericiliğin sembolü haline geldiler. Kuşkusuz bu durum onların günahı değildir. Galenos’tan sonra gelenler eleştirel bakış açısını kaybettiler. Takip ettikleri öğretiler, gözlemlerle çelişmesine rağmen sorgulayabilecek cesareti gösteremediler.
Galen’in anatomisinden ilk şüphe duyan İbnü’n-Nefis’ti. Nefis, Hippokrates’in “İnsanın Tabiatı” isimli eserine yazmış olduğu şerhte kanın kalp ve akciğer arasında dolaştığını cesur bir şekilde belirtti. İbnü’n-Nefis sol karıncığa gelen kanın akciğerlerden geldiğini düşünüyordu. Bunun dışında kanın atar ve toplardamarlar arasındaki bağlantılar ya da gözenekler yoluyla geçtiğini kabul ediyordu. Kalbin duvarları arasında kanın geçişini sağlayan delik ya da gözeneklerin olduğunu düşünmüyordu.
İbnü’n-Nefis İslam coğrafyasında talebesi olan cerrah İbnü’l-Kuff (Emînüddevle Ebü’l-Ferec b. Ya‘kūb b. İshâk b. el-Kuff el-Kerekî el-Mesîhî)(1233-1286) tarafından takip edildi. İbnü’l-Kuff, hocasının öğretisine kılcal damarların fonksiyonu açıklayarak katkı sunmuştur:
Kaynak: John Freely. Işık Doğu’dan Yükselir. İslam Biliminin Batı Dünyasının Şekillenmesine Katkıları. (Çev: Gül Çağalı Güven). Doğan Kitap. İstanbul;2014:124.
İbnü’n-Nefis’e gelince ünlü kitabı Kitabü’ş-Şamil fi’t-tıp XX. yüzyıla kadar kayıptı. Kitabın bir cildi 1852 yılında Cambridge Üniversitesi’nin kütüphanesinde, 1243-1244 tarihli üç cildi de daha sonra Stanford Üniversitesi kütüphanelerinde bulundu. Böylece bilim tarihinin en önemli isimlerinden birinden ve çalışmalarından haberdar olabildik.
İbnü’n-Nefis ve öğrencisi İbnü’l-Kuff, bilimsel düşüncenin gereklerini tam olarak yerine getirdiler. Tıpkı XI. yüzyılda Biruni’nin (973-1048) söylediği gibi:
Kaynak: Fuat Sezgin. Bilim Tarihi Sohbetleri, Timaş Yayınları.
Kaynaklar:
Albert S. Lyons, R.Joseph Petrucelli. Çağlar Boyu Tıp (Çev:Nilgün Güdücü). Roche Yayınları.
Colin A. Ronan. Bilim Tarihi. Dünya Kültürlerinde Bilimin Tarihi ve Gelişmesi. (Çev: Ekmeleddin İhsanoğlu, Feza Gunergun). TÜBİTAK Yayınları. Akademik Dizi 1. Ankara;2003.
Galenos. Doğal Yetiler Üzerine. (Çev: Nur Nirven). III.Kitap; XV. AlBaraka Yayınları. İstanbul;2021.
John B West. Ibn al-Nafis, the pulmonary circulation, and the Islamic Golden Age. Journal of Applied Physiology. -1985;105(6):1877-1880.
John Freely. Işık Doğu’dan Yükselir. İslam Biliminin Batı Dünyasının Şekillenmesine Katkıları. (Çev: Gül Çağalı Güven). Doğan Kitap. İstanbul;2014.
Platon. Timaios. (Çev: Furkan Akderin). Say Yayınları. İstanbul;2018.
Ömer Demir. Bilim Felsefesi. Vadi Yayınları. İstanbul, 2009.
Türk Diyanet Vakfı. İslam Ansiklopedisi. İbnü’n-Nefis. Erişim Adresi: https://islamansiklopedisi.org.tr/ibnun-nefis Erişim tarihi:20.09.2026.
Türk Diyanet Vakfı. İslam Ansiklopedisi. İbnü’l-Kuf. Erişim Adresi: https://islamansiklopedisi.org.tr/ibnul-kuf Erişim tarihi:20.09.2026.
Albert S. Lyons, R.Joseph Petrucelli. Çağlar Boyu Tıp (Çev:Nilgün Güdücü). Roche Yayınları.
Colin A. Ronan. Bilim Tarihi. Dünya Kültürlerinde Bilimin Tarihi ve Gelişmesi. (Çev: Ekmeleddin İhsanoğlu, Feza Gunergun). TÜBİTAK Yayınları. Akademik Dizi 1. Ankara;2003.
Galenos. Doğal Yetiler Üzerine. (Çev: Nur Nirven). III.Kitap; XV. AlBaraka Yayınları. İstanbul;2021.
John B West. Ibn al-Nafis, the pulmonary circulation, and the Islamic Golden Age. Journal of Applied Physiology. -1985;105(6):1877-1880.
John Freely. Işık Doğu’dan Yükselir. İslam Biliminin Batı Dünyasının Şekillenmesine Katkıları. (Çev: Gül Çağalı Güven). Doğan Kitap. İstanbul;2014.
Platon. Timaios. (Çev: Furkan Akderin). Say Yayınları. İstanbul;2018.
Ömer Demir. Bilim Felsefesi. Vadi Yayınları. İstanbul, 2009.
Türk Diyanet Vakfı. İslam Ansiklopedisi. İbnü’n-Nefis. Erişim Adresi: https://islamansiklopedisi.org.tr/ibnun-nefis Erişim tarihi:20.09.2026.
Türk Diyanet Vakfı. İslam Ansiklopedisi. İbnü’l-Kuf. Erişim Adresi: https://islamansiklopedisi.org.tr/ibnul-kuf Erişim tarihi:20.09.2026.
Coşkun Bakar
Metnin Türkçe düzenlemesi Avukat-Arabulucu Ayla Bakar tarafından yapılmıştır.
Metinde kullanılan çevirilerde Google Gemini Yapay Zeka programından yararlanılmıştır.
Metnin Türkçe düzenlemesi Avukat-Arabulucu Ayla Bakar tarafından yapılmıştır.
Metinde kullanılan çevirilerde Google Gemini Yapay Zeka programından yararlanılmıştır.
John B
West. Ibn al-Nafis, the pulmonary circulation, and
the Islamic Golden Age. Journal of Applied Physiology. -1985;105(6):1877-1880.
Charles Singer.
A Short History of Anatomy & Physiology From The Greeks to Harvey. New
York: Dover, 1957. Erişim adresi: Internet Archive. https://archive.org/details/B-001-001-774
Erişim tarihi: 20.09.2026
İslam Altın
Çağı dönemini ve Galen Okulu öğretilerinin uzun süreli etkisini gösteren
yaklaşık zaman çizelgesi.
John B
West. Ibn
al-Nafis, the pulmonary circulation, and the Islamic
Golden Age. Journal of Applied Physiology. -1985;105(6):1877-1880.
Kaynak:Steven
A. Epstein. Geç Dönem Ortaçağ Avrupası:Ekonomik
ve Sosyal Tarih, 1000-1500. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
İstanbul;2014:199
Galen’in Ahlat’ı Erbaa’ya katkısı
onları mizaçlarla bağdaştırmasıydı. Dört temel mizaç; ağırkanlı, iyimser,
kötümser ve canlı.
Kaynak: Albert S. Lyons, R.Joseph Petrucelli. Çağlar Boyu Tıp (Çev:Nilgün Güdücü). Roche Yayınları:255.
Kaynak: Albert S. Lyons, R.Joseph Petrucelli. Çağlar Boyu Tıp (Çev:Nilgün Güdücü). Roche Yayınları:255.





Yorumlar
Yorum Gönder