LİLİTH’TEN SEMMELWEİS’E AKLIN KEŞFİ -SÖYLEŞİ METNİ-

Bu yazıda önümüzdeki günlerde Antalya'da gerçekleşecek olan Halk Sağlığı kongresinde yapacağım söyleşinin metnini paylaştım. Aslında metin söyleşi için hazırladığım konuşmanın ilk hali. Bu nedenle de oldukça uzun. Konuşma için metni kısalttım. Burada ise ilk halini paylaşmak istedim. Metin bir  konuşma olduğu için ifadeler konuşmaya uygun biçimde kaleme alındı. 

Metnin sonunda yapay zeka platformu olan NotebookLM de oluşturduğum infografik ile metnin özetini içeren bir ses dosyası ekledim. Uzun metni okumak istemezseniz yaklaşık 15 dakika süren dosyayı da dinleyebilirsiniz....

Bakalım kongrede söyleşi nasıl geçecek...


LİLİTH’TEN SEMMELWEİS’E AKLIN KEŞFİ -SÖYLEŞİ METNİ-

Coşkun Bakar

9. Uluslararası – 27. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi – Antalya – Aralık 2025…

Soru 1.

Söyleşinin başlığı oldukça ilginç; Aklın keşfi; Lilith’den Semmelweis’e…

Bu başlığı biraz açar açar mısınız?

Lohusalık hummasını hepiniz bilirsiniz. Binlerce yıl boyunca anne ve bebeklerin ölümüne yol açan, günümüzde korunmanın oldukça kolay olduğu bir enfeksiyonun öyküsüdür.

Günümüzde ise en azından gelişmiş toplumlarda doğum sırasında enfeksiyonlara bağlı anne ve bebek ölümü neredeyse hiç görülmemektedir.

Macar kökenli bir tıp doktoru olan Semmelweis, 19. Yüzyılın ortalarında Viyana’da bir kadın doğum kliniğinde lohusa hummasından korunma yolları üzerinde çalışmıştır.

Bu öykü günümüzde tıp tarihi açısından çok değerlidir: enfeksiyon kliniklerinde el yıkamanın hastalıklardan koruması açısından; kadın hastalıkları ve doğum kliniklerinde cerrahi hijyenin önemini açısından konuşulur.

Epidemiyoloji derslerinde ise gözlemsel ve deneysel epidemiyolojinin tarihsel örnekleri açısından vurgulanır.

Biz ise aynı öyküye başka bir pencereden yaklaşacağız;  lohusalık hummasının tarihini kullanarak mitolojiden bilimsel düşünceye nasıl ulaştığımızı açıklamaya / anlamaya çalışacağız.

Söyleşimizin mevzusu insan aklının poetik düşünceden (şiirden), analitik / apodeiktik düşünce dönüşümü / evrimi üzerine konuşmak olacaktır.

Biz kendimizi keşfetmek, aklımızı görmek istiyoruz...

Lohusa humması, Lilith ve Semmelweis, bir halk sağlığı kongresindeki söyleşide keşif için bize yol gösterecek bir malzeme olarak kullanılacaktır sadece…

Bu yolculuğa da tersten başlayacağız, Semmelweis’ten, yani bilimsel yöntemle üretilen bilgiye hangi aşamalardan geçilerek ulaşıldığını anlamaya çabalayacağız.

Soru 2.

Nasıl olacak bu yolculuk? Semmelweis olayının buradaki rolü nedir?

Bir insanın hayatındaki en önemli olay kuşkusuz doğumdur ki insanlık tarihi boyunca da hep merkezde olmuştur. Ancak, yaşamı sembolü olan bu heyecan verici olay, doğan ve doğuran için tarih boyunca ölümle birlikte anılmıştır. Öte yandan doğum ile ilgili ölümler hakkında bilgimiz sanıldığından daha azdır. Genel kanılar her zaman yüksek olma eğiliminde olsa da aksini iddia eden yayınlar da bulunmaktadır. Anne ve bebek ölümlerinin günümüze oranla yüksek olduğunun farkına varılması 18. yüzyıl ve sonrasında ölüm kayıtlarının izlenmesiyle birlikte olmuştur.

Anne ve bebek ölümlerini insanların algısının merkezine getiren belki de sayısından ziyade bebek ve anneye verilen değerde yatmaktadır. Tarih boyunca tüm toplumlarda hamilelik ve doğum, kültür ve inançlar tarafından titizlikle korunan bir olgu olmuştur. Bu nedenle bir tane ölüm bile tüm toplumun dikkatini üzerine çekmektedir.

19. yüzyılda değişen ise hastanelerde yapılan doğumların artması ve ölüm kayıtların izlendiği epidemiyolojik değerlendirmelerle bebek ve anne ölümlerinin görünür olmasıdır.

Dr.Ignaz Philip Semmelweis bizim öykümüze bu noktada Viyana’dan katılıyor. Semmelweis 1846 yılında Viyana hastanesi doğum kliniğinde göreve başlıyor ve not defterine şöyle yazıyor;

“Temmuz 1846. Gelecek hafta Viyana Hastanesi Doğum Kliniğinde doktor olarak çalışmaya başlayacağım. Bu klinikte ölen hasta sayısının öğrenince korktum. Bu ay 208 anneden 36’sı loğusalık ateşi nedeniyle ölmüş. Bir doğum zatürree kadar tehlikeli…”

Tıp çevreleri ölümlerin nedenlerini bilmiyor ve “miasma” gibi geçersiz sebeplerden çare arıyordu. Bu açıklamalar, Semmelweis’i asla tatmin etmiyor, sorularına cevap olmuyordu:

“Aralık 1846: Doğumda hiçbir sorunları olmadığı halde neden bu kadar çok kadın ateş nedeniyle ölüyor? Bilim, yüzyıllardır bize bu hastalığın anneleri öldüren görünmez bir salgın olduğunu söylüyor. Nedenleri belki de havadaki değişiklikler ya da bazı kozmik etkiler ya da dünyanın kendi kendine hareketidir-depremdir.”

Mevcut önerilerin çoğu dogmatik ve aynı zamanda çözüm yollarını zorlaştıran önerilerdi. Oysa yaşanan her olgunun temelde bir nedeni bulunmaktadır. Bu nedenler aynı zamanda çözüm önerilerini de beraberlerinde taşımaktadırlar.

Sonrasını biliyorsunuz, Semmelweis anne ölümlerini açıklamak için ünlü çalışmasını yapıyor, ölümlerin özellikle otopsiden sonra doğuma giren doktor ya da öğrencilerinin elleri vasıtasıyla bulaşan hastalığın yol açtığını buluyor ve ellerin yıkanmasıyla ölümleri önemli ölçüde azaltıyor. Konun ayrıntıları tıp tarihi kitaplarından detaylı bir şekilde okunabilir.

Bizim için olayın önemli noktası soruna yaklaşım biçimi; gözlem, sorunun tanımlanması, tanımlayıcı veriler ile literatür eşliğinde nedenselliği açıklayacak hipotezlerin geliştirilmesi, sınanması ve sonuca ulaşılmasıdır. Bu esnada gözlemlerin niceliksel olarak ifade edilmesi amacıyla matematik ve istatistiğe başvurulmasıdır.

Biz ise bundan sonraki bölümde; insan aklının son aşaması olan çağdaş bilimsel metodolojinin ortaya çıkış süreci üzerinde konuşacağız.

Günümüzde bilim penceresinden bakabilme becerisine sahip insanlar dünyayı Kopernik, Brahe, Galileo, Newton, Bacon, Descartes ve çağdaşlarıyla birlikte anılan insan aklının son aşaması diye tanımlayabileceğimiz analitik ve matematiksel bakış açısıyla açıklamaya / kavramaya çalışmaktadır…

Soru 3.

Günümüzde kullandığımız bilim yapma biçimimiz hep aynı değil miydi? Tarih boyunca değişime mi uğradı?

İstersen şöyle yapalım biraz geçmişe ve Anadolu’ya gidelim ve bir salgın sırasında bir kralın tanrılara nasıl yalvardığına bakalım;

“...Ey Hatti’nin fırtına tanrısı, benim efendim ve ey siz, benim efendim olan bütün tanrılar... Doğrudur, insan günah işler. Benim babam da günah işledi. Hatti’nin fırtına Tanrısı, benim efendimin sözünü dinlemedi. Ama ben hiç günah işlemedim. Doğrudur, babanın günahı oğluna da geçer, bana da babamın günahı geçti. Şu anda Hatti’nin Fırtına Tanrısına, benim efendime ve efendim olan bütün tanrılara iletirim ki doğrudur. Biz bunu yaptık ve şimdi ben babamın günahını doğruladığıma göre, Ey Hatti’nin Fırtına Tanrısı, ey benim sahibim/ve ey benim sahibim olan bütün tanrılar. Niyetleriniz artık değişsin. Artık benim için de yeniden dostça şeyler düşünün ve artık vebayı Hatti ülkesinden kovun. Ey tanrılar, siz ki benim sahibimsiniz eğer Tuthalya’nın kan kan öcünü almak istiyorsanız, bilin ki Tuthalya’yı öldürenler döktükleri kanın kefaretini ödediler ve Hatti ülkesi dökülen bu kan yüzünden yok olacak duruma geldi. Böylece Hatti ülkesi de kefaretini ödemiş olmadı mı? Eğer bu kefareti ödemek sırası bana gelmişse, ben de şimdi bütün ailemi bu günahtan ve bu kefaretten kurtarmak istiyorum. Ve ey siz tanrılar, benim sahibim olan tanrılar. Artık bana karşı yine eskisi gibi iyilikler düşünün. Dileğim huzurunuza varmaktır. Huzurunuzda dua ettiğim için beni kötü hiçbir şey yapmadığım için dinlemelisiniz. Bir zamanlar yanlış yola sapanlardan, kötü işler yapanlardan hiç kimse kalmadı artık. Hepsi öldü çünkü. Ama babamın günahı bana ulaştığı için Yalnız bunun için. Bakın sizlere, ey tanrılar, ey benim efendilerim. Sizlere, ülkem için, ülkemi vebadan kurtarmak için kefaret kurbanları sunuyorum. Herkes ölünce size kimse kurban getiremez. Bu acıları çekip çıkarın yüreğimden benim. Ruhumdan bu korkuları alın benim...”

II.Murşili, Hitit Hükümdarı (MÖ.1321-1295) (Çeçen, 2020)

Bu metin günümüzden yaklaşık 3350 yıl önceye tarihleniyor. Murşili ülkesinde yaşanılan bir salgından kurtulmak için tanrılara yakarıyor. Metnin çaresizliğin ve bilgisizliğin çok nadide örneklerinden biri olduğunu düşünüyorum. Bir an olsun hayal etmenizi istiyorum, başınıza bir ölümle sonuçlanan bir bela musallat oluyor ve siz hiçbir şey yapamıyorsunuz çünkü felaketin ne olduğunu ve nedenini bilmiyorsunuz. Bu durumun çok küçük boyutlu bir modeli için 2020-2021 yılları arasında yaşadıklarımızı hatırlatmak isterim, belki o zaman Murşili’nin hislerini anlayabiliriz.

Ya da biraz daha yakınlara gelelim değişen ne olmuş bakalım;

“Tanrının oğlunun insan kılığına girişinin bin üç yüz kırk sekizinci yılında İtalya’nın ünlü kentlerinin en soylusu Floransa’da, ölüm saçan bir veba salgını baş gösterdi. İster yıldızların etkisiyle ortaya çıkmış olsun, ister insanların işledikleri suçlar nedeniyle Tanrı tarafından gönderilmiş olsun, veba birkaç yıl önce doğu ülkelerinde görülmüş, çok sayıda can kaybına yol açmıştı. Daha sonra durmadan yayılarak Batı’ya ulaştı. Koruyucu önlemler etkisiz kaldı. Özel görevliler kentin çöplerini temizlediler. Hastaların kentten içeri girmeleri yasaklandı. Sağlık önlemleri arttırıldı. Ayinlerde bir kez değil belki bin kez aman dilendi. Sofular Tanrı’ya yakardılar. Hiçbiri işe yaramadı. Sözünü ettiğim yılın ilkbaharının ilk günlerinde, amansız hastalık birden korkunç etkisini göstermeye başladı… İyileşme bir yana, biraz düzelme sağlayan hiçbir ilaç, hiçbir çare yoktu. Belki hastalığın yapısı engeldi buna. Belki de hekimler bilgisizdi (diplomalıların yanı sıra, hiçbir tıp bilgisi edinmeden hekimlik yapan kadınların, erkeklerin sayısında büyük artış olmuştu). Bilgileri hastalığın kökenine inmeye, gerekli ilaçları bulmaya yetmiyordu. İyileşebilen hasta yok gibiydi…” (Boccaccio-1348-1351, 2018).

Ne kadar korkutucu bir tablo değil mi? Günümüzden yaklaşık 650 yıl önce Avrupa bölgesinde yaşanılan bir trajedi.

Ortak payda çaresizlik ve bilgisizlik.

Aynı tablo Semmelweis’in hastanesinde de yaşanıyor, yaklaşık 170 yıl önce…

Soru 4.

Peki Lilith kim ve bu olayla olan bağlantısı nedir?

Lilith bir efsane karakteri,

“Bu zamanlarda bir ağaç, tek bir ağaç, bir Huluppu ağacı

Fırat’ın kıyılarında kök saldı.

Ağaç Fırat’ın sularıyla beslendi.

Güney rüzgârları eserek köklerini çekiştirdi.

Ve savurdu yine dallarını.

Ta ki Fırat’ın suları onu uzaklara götürene dek…

“Bu ağacı Uruk’a götüreceğim

Bu ağacı kutsal bahçeme dikeceğim.”

Kendi elleriyle ilgilendi İnanna ağaç ile

Ayaklarıyla toprağı ağacın etrafına bastırdı.

Kendi kendine konuştu:

“Ne kadar sürecek, üzerinde oturabileceğim

Parlayan bir tahta sahip olmam?

Ne kadar sürecek, üzerinde yatabileceğim

Parıldayan bir yatağa sahip olmam?”…

O zaman evcilleşmeyen bir yılan,

Yuvasını Huluppu ağacının köklerine kurdu.

Ağacın dallarında Anzû-Kuş kuluçkaya yattı.

Ve gövdesinde karanlık bakire Lilith evini inşa etti…

Gılgamış eğitilemeyen yılanı öldürdü.

Anzu-Kuş yavrularıyla dağlara uçtu.

Ve Lilith evini yıkarak vahşi, ıssız yerlere kaçtı.

O zaman Gılgamış Huluppu ağacının köklerini gevşetti.

Ve ona eşlik eden şehrin oğulları dallarını kestiler.”

Dünya yazılı tarihinde Lilith’e dair yapılmış ilk atıf Gılgamış Destanı’ndaki ifadelerdir. Buradan yola çıkarak Lilith kelime kökeninin Sümerce olduğu ve bu dilden semitik dillere geçtiği söylenebilir.

Buna göre Lilith’in Babilcesi Lilîtu, Asurcası līlātu, İbranicesi laylâ, Arapçası leylâ, Habeşçesi lelīt, Aramicesi lēylā, Süryanicesi leyla şeklindedir.

Sümerce “rüzgar, meltem” ve “rüya ruhu” anlamındaki “lil” kökünden türeyen Lilith kelimesi MÖ. III binyıla kadar uzanır. Bu metinlere göre Lilith, İnanna tarafından Fırat kıyılarına sürülen dişi bir cindir.

Sümer dilinde fırtına, rüzgar anlamına gelen lil kelimesinden yola çıkarak Lilith’e hava, nefes, ruh gibi anlamlar yüklenmiştir.

Lîl’in bir diğer anlamı ise “zehir” ve “salgın hastalık”tır. Eliade’ye göre Mezopotamya dinlerinde “şeytan” olarak tanımlanan lîl, hastalık getiren bir rüzgarıdır. Bu rüzgarın erkeği lilû dişisi de lilîtû’dur. “Ninurta ve Taşlar” mitinde geçen “… her şeyi yerle bir ettirdi Kuzey Rüzgarı’na, Zebani Lilu’ya kırdırdı bütün sürü hayvanlarını, topra(ğını) kuruttu” ifadelerindeki Lilû’nun, felaket ve hastalık getiren bir rüzgar olarak ifade edilmesi yukarıdaki tanıma uygundur.

Lilith’in belirgin özelliklerinden bir diğeri de kısır veya insanoğluna düşman olduğu için ebeleri aldatarak yeni doğan bebekleri zehirletmesi veya bizzat kendisi öldürmesidir. Burada Lilith’in Arapça “zehir” semm ve “yılan” sâmme köküyle ilişkisi net şekilde görülür. Bu özellik, Lilith’e “bebek yiyici” veya “bebek katili” sıfatı verilmesine ve onun, Mezopotamya mitolojisinde yeni doğanların katili olarak bilinen dişi şeytan Lamaştu ile özdeşleşmesine sebep olmuştur. Ayrıca Yunan mitolojisinde Zeus’un karısı Hera, çocuklarını elinden alınca kötü bir ruha dönüşen Lamia da Lilith’le özdeşleşen bir diğer mitolojik karakterdir.

Bu figürlerin kaynağı muhtemelen doğurduğu çocukları öldürmek için kozmik bir savaş başlatan İlksel Ana Tanrıça Tiamat’tır. Şeytan çocuklarından kurduğu orduyla kozmosu yok etmek ve kaosu geri getirmek isteyen Tanrıça, kabartmalarda kartal kafalı, kanatlı, pençeli bir deniz yılanı olarak betimlenmiştir.

Böyle bir tasvir, antik dönemde Tiamat’ın korkunç güce sahip dişi bir iblis olarak bilindiğini gösterir. Muhtemelen Lilith karakteri, Tiamat, Lamaştu ve Lamia gibi şeytani figürleri bünyesinde toplayarak tek bir isimle anılmasını sağlamıştır. Günümüz İslam toplumlarında da benzer özellikleri sebebiyle Ümmü Sıbyan veya Al Karısı olarak nitelenen dişi bir şeytanın varlığına inanılması, Lilith’in ismen olmasa da metafor olarak Müslümanlar arasında yaşadığına işarettir.

İbrani mitolojisine göre Lilith, bir Tanrıça değil, tam tersine Adem gibi topraktan yaratılmış bir insan ve Adem'in ilk eşidir. Tevrat'ta Lilith'in adı hiç geçmese de Tevrat'ta adı geçen Havva'nın Adem'in ikinci karısı olduğu, Lilith'in itaatsizliğinden sonra Adem için yaratıldığı inancı yaygındır.

Talmud'a göre bu ilk Adem'le yaratılan kadının adı Lilith'dir. Bu kadın kendini Adem'le eşit görüp, onun sözünü dinlememiş ve bir dişi cin olmuş, erkeklere sataşmaya başlamış.

Adem, Tanrı'dan Lilith'i tekrar yanına getirmesini ister ve bunun üzerine Tanrı Lilith'i ikna etmesi için Senoi, Sansenoi ve Semangelof adlı üç meleğini gönderir. Lilith'i Kızıldeniz'in derinliklerinde bulan üç melek, Adem'e geri dönmesini ve eğer geri dönmezse Tanrı tarafından her gün kendisinin yüz çocuğunun öldürüleceğini söylerler, ama Lilith'i ikna edemezler.

Böylece Lilith kendi çocuklarının -şeytanlarının- ölmesini göze alır. Eski Ahit'te az sayıdaki şeytanlardan biri de çocuk hırsızı Lilith'dir ve kendisi de bütün hamile ve doğum yapmış kadınlara ve bebeklerine zarar vermeye başlar.

Ama çocukların üzerinde muska ya da tılsım gördüğünde o çocuklara meleklere verdiği söz uyarınca artık zarar vermez. O dönemden bu zamana kadar Lilith Yahudi mitolojisinde önemli bir rol oynar. Çocukları geceleri boğarak öldürdüğü ve eğer çocuklar uyurken gülerlerse onlarla oynadığı rivayet edilmektedir.

O günden bu yana çeşitli kültürlerde, yeni doğan çocukların kötü kalpli Lilith'e karşı korunması için özel muskalar kullanılmaya başlanır.

Anadolu'da da benzeri bir inanç vardır. Alkarası, albastı ya da değişik yörelerde değişik adlarla karşımıza çıkan varlıkların doğum yapmış kadınlara ve bebeklere rahatsızlık ya da zarar vereceğine inanılır.

Özellikle yeni doğum yapmış olan lohusa kadın ve bebeğine zarar verdiği düşünülen bu yaratık için geçmişten günümüze çeşitli çeşitli isimler verilmiştir. Alkarası hakkında ayrıntılı bir çalışma yapan Dr. Orhan Acıpayamlı'nın çalışmasında, halk arasında yaygın olarak kabul gören ve hala da inanılan bu yaratığın kadınsı özellikler taşımasına dikkat çeker. Al, albastı, özellikle de alkarısı, alanası, alkızı gibi isimler bu varlığın kadın olduğunu gösterir. Cin, peri, şeytan olarak tasavvur edilen bu ruh; köpek, kedi, oğlak, buzağı, tilki, örümcek, kuş, gelin, erkek, kefenli ölü, cadı, kıl ve nihayet insan ile hayvan özelliklerini bir arada bulunduran insan-hayvan şekillerinde görülmektedir ve çoğunlukla kırklı loğusa ve bebeklere, nadir olarak hamile gelin, güvey, erkek, yolcu ve atlara musallat olan bir ruh veya hastalık olarak dile getirilmektedir. Adı geçen ruh, çoğunlukla cadı kadın kimliğiyle kendini göstermektedir.

Lilith bir efsane, söylence ya da masal. İnsan aklının prelojik evresinin yani analitik düşünce öncesi dönemin açıklaması, lojik evresinin başlangıç aşaması. Ussal düşüncenin öncülü…

Soru 5.

Söylemek istediğini daha açık bir şekilde serimleyebilir misin?

Herşey sözle başladı aslında…

Konuşmaya başlayan insan etrafında gördüklerine hayret ediyor ve onlarla ilgili öyküler uyduruyordu.

Söz insanda, içinde bulunduğu doğayı imgesel bir dille anlatma yeteneğine dönüştü.

Böylece insan doğayı muhayilesinden süzerek, musalardan (Mousa:Yun; Muşa:Latince; İlham perisi, müzler) beslenen, sınanıp doğrulanmaya elverişsiz ve  gelişmeye tümüyle kapalı, iman edenlerin sahip çıktığı öykülerle anlatmaya başladı (sanı; doksa).

Felsefenin, bilimin, çağdaş tıbbın ortaya çıkabilmesi, söz konusu öykülerden kopuşun hikayesidir.

İnsan aklının sahip olduğu bilgilerin temelde iki kaynağı bulunmaktadır.

Bunlar işitme ve görme olup, kulağımıza ve gözümüze hitap eder.

İşitmeye dayalı bilme mitsel bilginin üretim ve aktarma yolunun aracıdır. Sesin söze dönmesinin ardından aktarılmak istenilen düşünce ya da bilgi, kulaktan kulağa aktarım yoluyla insanlar arasında yayılma fırsatı bulur. Mitosun insanlar arasında dolaşabilmesinin temel aktarım yoludur işitme. Böylece poetik düşünce kendine toplum içinde yaşam alanı bulur.

Poetika insan aklının düşünsel evriminin erken sayılabilecek aşamasıdır.

Bu düşüncede geçmiş ve gelecek bugünmüş gibi tekrar tekrar kurgulanırken, neden sorusuna yanıt aramak ya da söylenen sözlere ispat/kanıt aramak gibi zorunluluk bulunmamaktadır. Poetikanın muhatapları daha işin başında sorgulama gereksinimi olmadan işitecekleri sözün hakikat olduğuna ikna olmuşlardır.

Bu evrede göz poetikadan gelen masalların desteklemekten öteye geçemez.

Evren tanrılarla, ruhlar ya da tanrısal güçlerle öylesine doludur ki, yaşanılan her olay ancak ruhlar ya da tanrısal olanla birliktedir.

Doğa, insan, geçmiş ve gelecek ile ilgili bilgilere ulaşabilmek için kâhin, ozan, şair ya da büyücüleri dinlemek gerekmektedir.

Felsefe, bu noktada işittiği ile tatmin olmayan ve doğaya bakabilen birkaç insanın ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

İşittiklerinden dolayı hayrete düşen bu insanlar poetikayı sorgulamaya çalışmışlardır. Amaç işitmeyle duydukları bilgileri gezip görerek (historia, theoria) sınamaya uygun bilgiye dönüştürmektir.

Bundan sonraki aşama işitilenin görmeyle sınanması ve mitsel olanın neden sorusuyla irdelenmesidir. Böylece mitos karşısında tarih boyunca çatışma içinde olacağı logos, İyonya bölgesinde sahnedeki yerini almıştır

“Aristoteles, Metafizikte başlangıç noktasını şöyle açıklar; 1.Kitap (A)

Öte yandan bunun “poetik" bir bilim olmadığını, en eski filozofların tarihi de açıkça göstermektedir. Çünkü şimdi olduğu gibi başlangıçta da insanları felsefe yapmaya iten şey, hayret olmuştur. Onlar başlangıçta acık güçlükler karşısında hayrete düşmüşlerdir. Daha sonra yavaş yavaş ilerlemişler ve ay, güneş ve yıldızlara ilişkin olayları, nihayet dünyanın oluşumu gibi daha büyük sorunları ele almışlardır.  Şimdi bir sorunu fark ermek ve hayret ermek, kendisinin bilgisiz olduğunu kabul etmektir. Bundan dolayı efsaneyi seven de bir anlamda bilgeliği sevendir. Çünkü efsane, hayret verici şeylerden meydana gelir. Şimdi bilgisizlikten kurtulmak için felsefe yapmaya giriştiklerine göre, onlar, kuşkusuz herhangi bir faydacı amaçla değil, sırf bilmek için bilimin peşine düşmüşlerdi.”

Doğa filozofları düşünsel olarak yeni bir sistem tasarlamaya başladıklarında arkalarında ne zaman ne olacağı belli olmayan bir kozmolojik sistem yoktu. Tanrıların bile uymak zorunda oldukları bir moirayı (yazgı) devralmışlardı.

Felsefe tanrısal olarak doğa üstü olarak tanımlanan bir düzeni zaman içinde insan aklı tarafından çözümlenebilir mekanik bir nedensellik zincirine dönüştürecekti. Bu nedensellik zinciri daha sonra adım adım kurgulanacak olan apodeiktik düşünce sisteminin felsefi temeli olacaktır.

Modern bilimsel düşünceye köken olan felsefe İyonya topraklarının çocuğudur; kardeşleri aynı topraklarda can bulmuş olan poetik kökenli mitleridir. En erken örnekleri Miletos’ta görülmeye başlayan felsefe Olymposçu teolojinin boşluklarını doldurmak üzere ortaya çıkmıştır.

Başlangıçta belli bir toplumsal grup için birleştirici ve yönetici özelliğe sahip poetik anlatım biçimi haşyet (korku) ve gizem yüklü pratik sonuçları olan doğa temsili, felsefeyle birlikte açıklayıcı, bireysel -kabul edip etmemekte özgür- önermeler sistemine dönüşür.

Bilimsel düşünce sistemi bu önermeleri nazari bir bakış açısıyla doğa işleyişinin açıklandığı pratik sonuçları olan kuramlara dönüştürebilir.

Bundan sonra doğal olanı açıklamak için poetik olana değil, bilimsel olana ihtiyaç vardır.

Açıklamalar akla inanması için dayatılmaz, zihinsel sorgulama için sunulur.

Poetik anlatım biçiminin bir grup ya da toplumsal bir yönü bulunurken, felsefi açıklamalar bireysel olup, sorgulamaya açık bırakılmaktadır.

“Felsefenin Mousa’sı (ilham perisi) anasız bir Athena değildir… Eğer bireysel akıl babasıysa, daha yaşlı ve daha haşmetli atası dindir. Din kendini şiirsel simgeler ve mitsel kişilikler üzerinden ifade eder. Felsefe kuru soyutlama dilini tercih eder ve töz, neden, madde vesaireden söz eder...Fakat dışsal fark, aynı bilincin birbirini izleyen bu iki ürünü arasındaki yakınlığı gizler.”

Kaynak: Francis Macdonald Cornford. Dinden felsefeye. Batı Nazariyatının Kökenleri Üzerine (Çev: Özgüç Orhan). Albaraka Yayınları. 2021;İstanbul:24-25,38.

Felsefe bu sistem içinde kendine yer bulurken aynı zamanda kollektif temsil olarak adlandırılan ortak aklı da sorgulayarak işe başlamıştır. İyonya bölgesine has olarak MÖ. VI. yüzyılda ortaya çıkan bu yeni sistemin başka bir coğrafyada örneği yok gibidir. Birçok felsefe tarihçisi felsefenin İyonya bölgesine has olmasının nedenlerini tartışırken, Cornford’un “Dinden Felsefeye” isimli kitabında, Yunan filozoflarının dogmatik önyargılarla yüklü bir sistem ve güçlü bir rahip sınıfının baskısına maruz olmadığını belirtilir. Ancak bu durum Thales’in ardında hiçbir düşünsel ve inanca dayalı sistem olmadığı anlamına da gelmemelidir. Yine de güçlü bir otorite ve tanrı temsilcisinin olmaması felsefenin daha hızlı bir şekilde büyümesi için itici güçler arasında yer almaktadır.

“İlk bilim, zamansal neden sonuç zinciri yasalarından ziyade, dünyanın anlaşılır bir temsilinin veya açıklamasının (logos) peşinden koşar -mythoi’un (mitler) yerini alacak bir logos. ”

Kaynak: Francis Macdonald Cornford. Dinden felsefeye. Batı Nazariyatının Kökenleri Üzerine (Çev: Özgüç Orhan). Albaraka Yayınları. 2021;İstanbul:213-214.

Soru 5.

Bu işlerle biraz ilgilenen herkesin dilinde pelesenk olan mitostan logosa geçişten bahsediyorsun. Bu dönüşümü biraz açabilir misin? Nerede ortaya çıktı ve neden böyle bir dönüşüm yaşandı?

Poetik konuşmadan logosun filizlendiği İyonya kentleri ve Atina, demokratik olarak ifade edilebilecek kent devleti olarak tanımlanan site ya da polislere sahipti. Birkaç yüzyıl içinde otokratik yönetim biçimleri tiranlık ve demokratik biçimlere dönüşmüştür. Deniz ticaretinin dolayısıyla para değiş tokuşunun yarattığı itici güç, tapınak ve saraydan bağımsız yaşayabilen yeni sınıfların güçlenmesi, Fenikelilerden gelen yazı sistemi, Mısır ile Babil kültürünün etkisiyle karışınca İyonya kentlerinde doğa, gökyüzü, insan ve tanrısal olanlarla ilgilenen yeni ve farklı bir grup insan modeli ortaya çıkarmıştır.

Miletoslu düşünürler doğa felsefesinin öncüsü olurken poetik olandan logosun gelişmesinde öncü olmuşlardır.

O güne kadar tanrısal olana ait olduğu sanılan alanlar özellikle Anaksimandros’un öncülüğündeki insanlar tarafından keşfedilmeye başlamıştır.

İyonya kentlerinde MÖ. 6 ve 5. yüzyıllarda ortaya çıkan tek düşünme biçimi logos değildir. Kısa sürede farklı üretim biçimlerine bağlı sınıfların (tüccar ve zanaatkârlar) ve aristokratların ortaya çıktığı bu şehirlerde demokratik yönetim biçimlerinin erken örneği ortaya çıktı.

Bir Yunan sitesinde demokrasi, tarafların karşılıklı olarak diyalog içerisine girmesini ve retorik, diyalektik ve sofistik konuşma biçimleri olarak anılan sanatların ortaya çıkmasına öncü olmuştur.

Analitik düşünce insanlık tarihi içinde mitsel olandan birey ve toplumun ihtiyaçları çerçevesinde zamanla keşfedilmiştir. İnsan aklının temel sorun çözme biçimi olan analitik düşünce biçimi temelde eşyanın nedenselliğini bulmaya çalışırken üzerinde ortak akılla uzlaşılabilecek kanıt arama yoluna gider.

Kanıtl sistematik bir akıl yürütme yöntemiyle, açık bir şekilde ve sorgulamaya izin verecek bir düzlemde olduğundan insan aklının ortak bir zeminde buluşmasına izin verir.

Günümüzde bu düşünce biçimine kanıta dayalı bilimsel yöntem ismini vermekteyiz. Kökeni MÖ. IV. yüzyılda Atina’da yaşamış olan “Mualim-i Evvel” Aristoteles’e dayanmaktadır.

Aristoteles bugün bile bilimsel düşünce sisteminin temelinde olan klasik mantık ve onun içinde yer alan kıyas kuramının yaratıcısıdır. Kıyas bir akıl yürütme, çıkarım yöntemidir. Kıyasın özelliği, onun sayesinde bazı şeyler ortaya konduğunda onlardan başka bir şey, zorunlu olarak açıklanabilir.

Soru 5.

Bizim bugün kanıta dayalı tıp dediğimiz, kanıta dayalı düşünme sisteminden bahsediyorsun herhalde…

Evet; bu düşünce sistemi apodeiktik, burhani, analitik, tümdengelim yöntemi olarak felsefe tarihine geçmiştir. Burada amaç akla yakın ya da kanı (doxa) değil, kesin, apaçık bilgiye (episteme) ulaşmaktır.

Aristoteles’in daha sonra adına mantık (logic) denilecek olan külliyatı kendisinden sonra “Organon” ismiyle yaygınlaşmıştır. Orta Çağ düşünce sisteminin temeli Aristoteles mantığı olmuştur. Aristoteles Birinci Analitikler’de mantıksal çıkarımın temel sistemini formüle etmiştir. Ancak burada bilgi üretme açısından sorun da ortaya çıkmaktadır. Aristoteles’in mantıksal çıkarımı birbiriyle kaplamsal ilişki içinde olan kavramlara uygulanabilmekte olup, totolojik bir çıkarımdan ileriye gidememektedir.

Aristoteles’in bir düşünceyi kanıtlamak amacıyla geliştirdiği bu sistem bütün Orta Çağ düşüncesinin de açmazı haline gelmiştir. Filozofun Organon serisindeki tek eser Birinci Analitikler değildir. Aristo, bu eserinin yanında bilim, tümevarım, deney gibi konuları ele aldığı bir diğer eseri de İkinci Analitikler’dir.

Aristoteles, hocasına benzer şekilde, bilimin konusu olan şeyleri zaman ve mekân üstü tümeller olduğunu düşünmektedir.

Ancak hocasından farklı olarak tümelleri duyusal dünyadan ayrı bir yere yerleştirmez.

Ona göre bilim yapmak için aşkın ve ulaşılamaz bir dünya varsayımına ihtiyacımız yoktur.

Bilim için ihtiyacımız olan şey duyum ile bilimin konusu olan tümeli bilgi bakımından farklı bir düzene ait olduğunu varsaymamızdır.

Akılsal olan tümeller, bireysel ve duyusal nesnelerin özlerini ve doğalarını oluştururlar.

Filozof için duyusal, tekil önermeler doğru bilgidir ancak bilim değildir. Bilim yapmak için olgusal bağlantılarla yetinemeyiz. Bilimden beklediğimiz, olguların arasında (Aristoteles’e göre şeyler) zorunlu nedensellik ilişkilerinin kurulmasıdır.

Olgusal önermeleri mantıksal bir akıl yürütmenin ya da kıyasın öncülleri olarak alıp onlar arasında neden sonuç bağlantısı kurabilirsek, konu ile yüklem arasında zorunlu ilişkiyi tasdik edebilecek açıklamalara ulaşmak mümkündür.

Bu bilimin ulaşmayı hedeflediği menzildir: doğadaki olayları açıklayan zorunlu kuralların bilgisi… Bu bilgiye ulaşmanın iki yolu bulunmaktadır. Bunlar; tümevarım ve tümden gelim yöntemleridir.

Aristoteles’in kullandığı kıyas yönteminin o güne kadar olan düşünce yöntemlerinden farkı, şeylerin ardında bulunan zorunlu koşulun yani nedenselliğin ispat edilebilmesidir.

Kıyas bir kanıtlamadır. Böylece olgularla ilgili açıklamalar ya tasdik edilir ya da reddedilir.

Aristoteles için temel kanıtlama yöntemi dedüktif akıl yürütmeye dayanmaktadır. Bilim ise kıyas yoluyla kanıtlanmış önermeler topluluğudur (dedüksiyon).

Bu önermelerin kanıtlanabilmesi için kullanılacak olan öncüller için tümevarıma (endüksiyon) ihtiyaç vardır. Aristoteles’te bir şeyi bilimsel olarak bilmek zorunlu olanın alanını bilmektir. Bu da şeylerin ardında yatan nedenselliğin bilinmesi anlamına gelir.

Filozof geliştirdiği yöntemle bilimsel bilgiyi diğer düşüncelerden ayırdı ve zorunlu olanın bilgisi haline getirdi. Buna ulaşmak için de kıyas yöntemini ortaya attı.

Her ne kadar tümdengelime dayalı akıl yürütmeyi, tümevarımın önüne koymuş olsa da bir şeyi bilmek için getirdiği ispat yükümlülüğü ilerici bir bakış açısıydı.

Ve şeyleri bilebilmenin tek yolunun nedenleriyle bilmek olduğunu açık bir şekilde vurguladı.

Onun bilgiye ulaşma yöntemi 16.yüzyıla kadar insanlığın kullandığı bir sistem oldu. Her ne kadar sonrasında yeni bilgileri üretmenin önünde bir engel olmuş olsa da Aristoteles bugün kanıta dayalı bilim dediğimiz akıl yürütme yöntemini bize hediye eden filozoftur.

O, o güne kadar teologların, hatiplerin, cedelcilerin ve sofistlerin elinde olan bilme yöntemini onlardan çaldı ve kendisinden sonra gelecek bilim insanlarına hediye etti.

Tıpkı Prometheus’un ateşi çalması gibi.

Aynı yollardan gitmesek de kıyas, olgulardan yeni bir şey öğrenmek için kullandığımız en etkili yöntemdir.

Bugün epidemiyoloji sayesinde hastalıkların nedensel ilişkilerini ortaya koyabiliyorsak olgusal ve istatistiksel kıyas yapabilmemiz sayesindedir.

Soru 6.

Peki günümüz bilimine nasıl ulaştık?

MÖ. VI. yüzyılla ile IV. yüzyıl insan aklının gelişimi için çok önemlidir.

İki yüzyıl gibi kısa bir dönemde hem doğaya bakışımız hem de bilgi üretme yöntemimiz tamamıyla yenilendi. Atina’dan sonra insan aklı bilgiye ulaşmak için eski yöntemleri yerine yenisini koymaya çabaladı.

Tapınaktaki rahibin yerine üniversitedeki bilim insanının geçmesi sancılı ve uzun bir süreç oldu. Bilimsel yöntemin gelişmesi ve uygulamada gelenekselleşmesi 18-19. yüzyıl sonrasında olabildi.

Tapınak, 11-12. yüzyıla kadar yok saydığı Aristoteles’i tercümelerin de yardımıyla yeniden keşfetti ve skolastik düşüncenin temeline yerleştirdi. Bir dönem mitsel düşünceden kopuşun simgesi olan Aristo felsefesi ile fiziği, uzunca bir süre tapınağın ölümüne koruduğu paradigmalardan biri haline gelmişti.

Coğrafi keşifler sayesinde başlayan aydınlanma döneminin en önemli yüzleşmesi yaşanacak, modern bilimin temeline Filozofun dedüktif yöntemi değil, Francis Bacon’un (MS.1561-1626) olgusal tüme varımı ile Rene Descartes’in (MS.1596-1650) matematiksel düşünme yöntemi konulacaktı. Bu Aristoteles felsefesinin yıkılması anlamına geliyordu. Filozof bilimsel düşünce yolunda yaşanılan iki önemli epistemolojik kopuşun belirleyicisi olarak tarihe geçmişti.

Aynı dönemle paralel bir başka epistemolojik kopuş da tıp alanında yaşanılacaktı. İyonya bölgesinde bir yandan poetik düşünceden logos arayışları devam ederken, şifacılık Asklepion tapınaklarında yürütülmeye devam ediyordu. Hastalıkların açıklanması için mitsel öyküler kullanılıyor, büyü yapılıyor, arınmaya yönelik ritüeller uygulanıyor ve tapınaklara adaklar adanıyordu.

MÖ.VI. yüzyılda felsefenin Miletos’u varsa, tıbbın da MÖ.V. yüzyılda Kos adası bulunmaktaydı.

Hippokrates’in önemi, hekimliği insan doğası (physis antropou) temelinde araştırma alanına dönüştürmesini sağlayan aklileştirme çabasında yatmaktadır.

Yunan filozoflarının doğa (physis) alanında yaptıkları keşfin bir benzerini Hippokrates ve takipçileri tıp alanında yapmıştır.

Eski şifacılık sanatı mitsel anlatımların işitsel körlüğünden kurtularak, theorianın gözlerine kavuşmuştur. Bu gözler sayesinde tıp sürekli olarak yenilenebilen bir araştırma disiplini olabilmiştir.

Yunan öykülerinde hastalıklara tanrılar yol açıyordu. Apollon ve kardeşi Artemis hastalığa, yaşlılığa ve ölüme yol açabilen oklar fırlatabiliyorlardı. İlyada Apollon’un gönderdiği bir salgınla başlar; kahinler salgına yol açan tanrıyı ikna etmeye çalışırlardı. Öte yandan bu durum tüm şifacılığın doğaüstü güçlerle bağlantılı olduğu anlamına gelmemelidir. Az da olsa insan anatomisinden haberdar olan şifacılar deneme yanılma yöntemiyle pratik tıbbı da geliştirmeye çalışmaktaydılar.

Yunan tarihinin başlarında hekimler hastalıkların tedavisini tanrılarla birlikte yaparlardı. Bir süre sonra tanrılara özel tapınaklar kutsanmaya başladı, en ünlüleri Asklepion tapınaklarıydı. Hekimler tanrı Asklepios’a ait bu tapınaklarda çalışırlardı.

MÖ.VI. yüzyıl, İyonya bölgesinde yaşanılan değişimin en önemli özelliği doğanın (physis) duyular ve akıl yoluyla açıklanabilen bir araştırma alanı haline getirilmesidir.

Buna bağlı olarak da insan doğası bu değişimden nasibini almış ve tecrübe ve akla dayalı açıklama girişiminin nesnesi haline gelmiştir.

Doğa felsefesinde evrenin açıklayacak arkhe (ilke) arayışının benzeri insan doğasının açıklamasına da yansımıştır. Nitekim Empedokles’e atfen kullanılan dört unsur teorisinin (Anâsır-ı erbaa: Hava, su, toprak, ateş) insan doğasındaki yansıması dört sıvı (suyuk) teorisi (Ahlât-ı erbaa: kan, sarı safra, kara safra, balgam) olmuştur. Bu teorinin Hippokrates’in damadı Polybios’a ait olduğu söylenmektedir.

Hippokratik Külliyat öncelikle insan bedeni için bir normal tasviri yapmaktadır. Bu tasvir üzerinden patolojik olanı tanımlayan hekim daha sonra bu durumun etiyolojisini açıklamaya çalışacaktır. Bu tıbbi literatür tarihinde ilk defa rastlanılan yeni bir açıklama biçimidir. Böylece tıbbi açıklamalar tanrısal olan poetik açıklamalardan sıyrılmakta ve doğaya atfedilmektedir.

Yeni durum sadece hastalıklar için akılsal bir açıklama biçimi olmakla kalmayıp, hastalıkları araştırılabilerek, tedavi edilebilecek zemine çekmektedir.

Böylece insan sağlığını koruyabilmek ve hastalandığında tedavi olabilmek için tanrılardan beklenti içinde olan edilgen bir role karşılık, kendisinin hastalıkları açıkladığı ve müdahale edebildiği etkin bir rol üstlenmiştir. Yeni hekim modelinin üzerine alacağı rolün gücü geliştirdiği akıl yürütme sistemine dayanmaktadır.

Hekimlik ya da şifacılık sanatının kökenleri insanlığın çok eski dönemlerinde yatmaktadır. Erken şehir devletlerinin ve tapınak kültünün çıktığı dönemlerden itibaren hastalıklarla ilgilenen kişilerin çoğunlukla doğa üstü güçlerle uğraştıkları görülmektedir. Antik Yunan’ın erken dönemlerindeki metinlerde de hekimlik anlayışının büyücü/şifacı geleneği ile yürütülmeye çalışılmıştır.

Tanrılarla iç içe doğa tasarımı yapmaya çalışan destan geleneğinde hastalıkların kaynağı olarak tanrılar görülmektedir. Bu noktada hastalık ve ölüm, suç, ceza ve arınma döngüsü içinde çözülmeye çalışılmaktaydı. Yapılabilecek başka bir şey de yoktu zaten.

 “Ölçüyü kaçıran, kötü yola sapan kişileriyse,

Cezalandırır engin bakışlı Zeus,

Bütün bir kent yıkılır bazen

Bir tek kişinin işlediği suç yüzünden.

Bela, veba, kıtlık iner göklerden,

Erkekler üretmez, kadınlar doğurmaz olur,

Evler yıkılır gider o zaman,

Kronos oğlu Zeus duvarları yerle bir eder,

Koca orduları bozguna uğratır

Ya da darmadağın eder donanmaları.”

Kaynak: Hesiodos. Theogonia – İşler ve Günler. (Çev: Azra Erhat – Sabahattin Eyyüboğlu). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul. 2016:57-58(240-245)

Hipokrat ya da Hipokratik yazarlar sadece tıbbi bilgimizi değil, bilgi üretme yöntemimizi de kökten değiştirmişlerdir.

Oysa hastalığın nedeni ile ilgili yapılmış olan açıklamaların çoğu doğru değildi. Ancak bilimsel düşünce için önemli olan açıklamanın doğru ya da yanlış olması değil, o açıklamaya ulaşmak için kullanılan yöntemdir.

Hippokrates, tıp özelinde felsefenin atmosferinden beslenerek hastalıkları akıl yürütme yöntemiyle açıklama girişiminin öncüsü olan filozof hekimlerden biridir.

Bu aklileştirme çabasının özelliği tekrar edilebilir bir yöntemsel özelliğe sahip olmasıdır.

Bu yöntemsel dizgenin başlangıçta tabi olacağı bir ilke (arkhe) ya da ilkeler dizisine dayalı bir kuram (theoria) ile bu görüşleri sınamaya tabi tutacak bir zeminde oluşturulmasını sağlayan mantıksal tutarlılığı olan yönteme (methods) dayalı olması zorunluluktur.

Günümüzde bu dizgeyi bilimsel yöntem ya da kanıta dayalı bilim (kanıta dayalı tıp) olarak tanımlıyoruz.

Hippokrates ile birlikte İyonya ve Atina filozofları tanrıların ve teologların tekelinde olan insan aklını bugün bilim insanı diyebileceğimiz gerekli eğitimleri alabilen herkesin kullanımına sunmuşlardır.

Böylece laikliğin de (laicisme: halksallaştırma – laikos:halksal) temeli atılmıştır. Zira bu durum bilginin din adamları tekelinden çıkması sonucunu doğuran etkenlerden biri olacaktır.

Artık doğayı ve insanı araştırmak için teologların masallarına değil doğa bilimcilerin sorgulanabilir aklına ihtiyaç bulunmaktadır.

Hipokrat sonrası tıp gelişmeye devam etti. Birkaç yüzyıl sonra Galenos (MS. 129-216) temele Hipokratik Külliyatı alarak yüzlerce yıl hâkim olacak tıbbi paradigmayı geliştirdi. Orta Çağ’ın aydınlık yüzleri olan İbn-i Sina (MS. 980-1307), er-Razi (MS. 865-925), İbn Rüşd (MS. 1126-1198) gibi hekim feylesoflar Galenos’un paradigmasına sahip çıktılar. Aslında bazı şeylerin yolunda gitmediğini fark etseler de temel tıp paradigmasını sarsacak derecede güçlü bir yenilik getiremediler.

İnsanlık 19.yüzyıla kadar en fazla ölüme yol açan enfeksiyon hastalıklarını anlayamadan Hipokrat’tan kalan öğretilerle hekimlik yapmaya devam etti.

Değişimi tetikleyen faktörlerden biri 1347 sonrasında Avrupa’da yaşanan veba salgını oldu.

Ne tanrıların temsilcileri ne de Hipokrat ile Galenos’un takipçileri veba karşısında hiçbir şey yapamadılar. Çünkü ne mikrobu biliyorlardı ne insanı…

İnsanı doğasına uygun olarak ilk resmedebilen insan Andreas Vesalius (MS. 1514-1564) oldu. Dolaşım fizyolojisini açıklayabilen kişi ise William Harvey’di (MS.1578-1657). İnsanları hasta eden mikroorganizmaları görmeyi sağlayan aleti icat eden kişi ise bir doktor bile değildi; Antonie van Leeuwenhoek (MS. 1632-1723). İlginç olan ise daha önce İyonya ve Atina’da olduğu gibi doğa ve keşif yöntemleri birlikte öğrenilecekti.

Eş zamanlı olarak evrenin de yanlış bilinen açıklamaları yenileriyle yer değiştirecekti.

Yeni dönemin Yunan coğrafyasından farklılaştığı nokta, rahip sınıfının Avrupa’da aşkın ve güçlü bir tanrıyı temsil etmesi ve güçlü bir iktidara sahip olmasıydı.

Dolayısıyla mutlak gerçek gibi sahiplendikleri bazı öğretilerin doğa filozofları tarafından yanlışlanmasını içlerine sindiremediler.

Ancak bu tartışma daha çok makro kozmoz alanında yaşanacaktı.

Mikro kozmoz olan insan rahip sınıfı tarafından hekimlerin alanına terk edildi.

Günümüzde gelinen tıp, temel, dahili, cerrahi ve sosyal alanları ile oldukça gelişmiş uzmanlığı gerektiren pozitif bir bilim alanı haline gelmiştir. Teknoloji tıbbi araştırmaların ilerlemesini hızlandırmaktadır.

Radyoaktivitenin keşfi ve buna bağlı yeni cihazların icat edilmesi birçok hastalığı çok hızlı bir şekilde tanıyabilmemizin önünü açmıştır.

Tıbbi bilgilerin üretilmesinde epidemiyoloji ve istatistik disiplinleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Bilişim teknolojileri bu hastalıkların nedenselliklerinin açıklanması için büyük verileri kullanarak modellemeler yapabilmektedir. Hem toplumsal düzlemde sağlık politikalarının üretilmesinde hem de klinik düzeyde tıbbi ve cerrahi müdahalelerin uygulanmasında kanıta dayalı epidemiyolojik yöntemler günlük pratiklerin içine entegre edilmiştir.

Ulaşılan düzeyin insan hayatına dokunan somut karşılıkları olmuştur.

Geride bıraktığımız yüz elli yıl boyunca insan ömrünün süresi tarih boyunca görülmemiş bir hızda artmıştır. Sadece uzun yaşam değil, bu sürenin büyük bir bölümünün kaliteli bir şekilde geçirilmesi de mümkün olmuştur.

Epidemiyolojik yöntemler sağlığın sadece klinik bir durum olmadığını, içinde yaşanılan sosyal ve fiziki çevre ile olan ilişkilerini kanıta dayalı olarak önümüze sermiştir.

Hipokrat’ın “Hava, Su ve Toprak” isimli eserinde bireysel gözlemlerle yaptığı temel yargılara (çevre ile sağlık arasındaki ilişki) -sonuçları bire bir doğru olmasa da- bugün istatistiksel yöntemlere ulaşmış bulunmaktayız.

Elimizdeki bilgiler çevre ve sosyal faktörlere daha fazla önem vermemizi sağlamıştır.

İnsan aklı muhayyilesinden ürettiği öykülerle hem doğayı açıklamaya çalıştı hem de ölümsüzlüğün iksiri olan sihirli otlar hayal etti.

Gılgamış ve takipçileri de her seferinde bir yılana kaptırdıkları sihirli otun peşinde koştular.

Ne zaman ki birileri muhayyileden gelen öykülerle yetinmeyip aklının ussal yönünü devreye soktu o zaman işler değişti.

Doğayı görmeye ve açıklamaya çalışan insan işin sırrının gizemli dağlarda hiçbir zaman var olmayan otlar aramak olmadığını, asıl yapılması gerekenin doğanın sırlarının akli yöntemlerle açıklanması gerektiğini anladı.

Felsefede Aristoteles, tıpta Hippokrates mitsel olanla yetinmeyip doğayı kendi gerçekliği içinde akılsal çıkarımlarla açıklamanın yolunu insanlığa hediye ettiler.

Bugün yeryüzünde yaşayan insanların bir bölümü bu iki filozofun öncü olduğu bilimsel düşünce yolunun sonuçlarıyla yaşamlarını sürdürmeye devam etmektedirler.

Diğer bölümü ise hala dağlarda var olduklarını sandıkları sihirli otun keşfedileceği günün hayalini kurmaya devam ediyorlar.

Lilith’e ve lohusa hummasıyla başladık, onunla bitirelim;

Günümüzde artık bebekler ve anneler lohusa döneminin enfeksiyon hastalıklarından kolay kolay hayatını kaybetmiyor.

Hijyenik koşullarda yapılan doğumlar, modern sağlık kurumları, antibiyotiklerimiz, bilimsel bilgi üretme yöntemlerimiz, ölümden korunmak için Lilith efsanesine ve halk arasındaki geleneksel yöntemler olan albastı, alkarası gibi mistik yöntemlere olan ihtiyacımızı ortadan kaldırdı…


































Yorumlar