Bu yazıda önümüzdeki günlerde Antalya'da gerçekleşecek olan Halk Sağlığı kongresinde yapacağım söyleşinin metnini paylaştım. Aslında metin söyleşi için hazırladığım konuşmanın ilk hali. Bu nedenle de oldukça uzun. Konuşma için metni kısalttım. Burada ise ilk halini paylaşmak istedim. Metin bir konuşma olduğu için ifadeler konuşmaya uygun biçimde kaleme alındı.
Metnin sonunda yapay zeka platformu olan NotebookLM de oluşturduğum infografik ile metnin özetini içeren bir ses dosyası ekledim. Uzun metni okumak istemezseniz yaklaşık 15 dakika süren dosyayı da dinleyebilirsiniz....
Bakalım kongrede söyleşi nasıl geçecek...
LİLİTH’TEN
SEMMELWEİS’E AKLIN KEŞFİ -SÖYLEŞİ METNİ-
Coşkun
Bakar
9.
Uluslararası – 27. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi – Antalya – Aralık 2025…
Soru
1.
Söyleşinin
başlığı oldukça ilginç; Aklın keşfi; Lilith’den Semmelweis’e…
Bu
başlığı biraz açar açar mısınız?
Lohusalık hummasını hepiniz bilirsiniz. Binlerce yıl boyunca anne ve bebeklerin ölümüne yol açan, günümüzde korunmanın oldukça kolay olduğu bir enfeksiyonun öyküsüdür.
Günümüzde
ise en azından gelişmiş toplumlarda doğum sırasında enfeksiyonlara bağlı anne
ve bebek ölümü neredeyse hiç görülmemektedir.
Macar
kökenli bir tıp doktoru olan Semmelweis, 19. Yüzyılın ortalarında Viyana’da bir
kadın doğum kliniğinde lohusa hummasından korunma yolları üzerinde çalışmıştır.
Bu
öykü günümüzde tıp tarihi açısından çok değerlidir: enfeksiyon kliniklerinde el
yıkamanın hastalıklardan koruması açısından; kadın hastalıkları ve doğum
kliniklerinde cerrahi hijyenin önemini açısından konuşulur.
Epidemiyoloji
derslerinde ise gözlemsel ve deneysel epidemiyolojinin tarihsel örnekleri
açısından vurgulanır.
Biz
ise aynı öyküye başka bir pencereden yaklaşacağız; lohusalık hummasının tarihini kullanarak
mitolojiden bilimsel düşünceye nasıl ulaştığımızı açıklamaya / anlamaya
çalışacağız.
Söyleşimizin
mevzusu insan aklının poetik düşünceden (şiirden), analitik / apodeiktik
düşünce dönüşümü / evrimi üzerine konuşmak olacaktır.
Biz
kendimizi keşfetmek, aklımızı görmek istiyoruz...
Lohusa
humması, Lilith ve Semmelweis, bir halk sağlığı kongresindeki söyleşide keşif
için bize yol gösterecek bir malzeme olarak kullanılacaktır sadece…
Bu
yolculuğa da tersten başlayacağız, Semmelweis’ten, yani bilimsel yöntemle
üretilen bilgiye hangi aşamalardan geçilerek ulaşıldığını anlamaya
çabalayacağız.
Soru
2.
Nasıl
olacak bu yolculuk? Semmelweis olayının buradaki rolü nedir?
Bir insanın hayatındaki en önemli olay kuşkusuz doğumdur ki insanlık tarihi boyunca da hep merkezde olmuştur. Ancak, yaşamı sembolü olan bu heyecan verici olay, doğan ve doğuran için tarih boyunca ölümle birlikte anılmıştır. Öte yandan doğum ile ilgili ölümler hakkında bilgimiz sanıldığından daha azdır. Genel kanılar her zaman yüksek olma eğiliminde olsa da aksini iddia eden yayınlar da bulunmaktadır. Anne ve bebek ölümlerinin günümüze oranla yüksek olduğunun farkına varılması 18. yüzyıl ve sonrasında ölüm kayıtlarının izlenmesiyle birlikte olmuştur.
Anne
ve bebek ölümlerini insanların algısının merkezine getiren belki de sayısından ziyade
bebek ve anneye verilen değerde yatmaktadır. Tarih boyunca tüm toplumlarda
hamilelik ve doğum, kültür ve inançlar tarafından titizlikle korunan bir olgu
olmuştur. Bu nedenle bir tane ölüm bile tüm toplumun dikkatini üzerine çekmektedir.
19.
yüzyılda değişen ise hastanelerde yapılan doğumların artması ve ölüm kayıtların
izlendiği epidemiyolojik değerlendirmelerle bebek ve anne ölümlerinin görünür
olmasıdır.
Dr.Ignaz
Philip Semmelweis bizim öykümüze bu noktada Viyana’dan katılıyor. Semmelweis
1846 yılında Viyana hastanesi doğum kliniğinde göreve başlıyor ve not defterine
şöyle yazıyor;
“Temmuz 1846. Gelecek
hafta Viyana Hastanesi Doğum Kliniğinde doktor olarak çalışmaya başlayacağım.
Bu klinikte ölen hasta sayısının öğrenince korktum. Bu ay 208 anneden 36’sı
loğusalık ateşi nedeniyle ölmüş. Bir doğum zatürree kadar tehlikeli…”
Tıp çevreleri ölümlerin nedenlerini bilmiyor ve “miasma” gibi geçersiz sebeplerden çare arıyordu. Bu açıklamalar, Semmelweis’i asla tatmin etmiyor, sorularına cevap olmuyordu:
“Aralık 1846: Doğumda
hiçbir sorunları olmadığı halde neden bu kadar çok kadın ateş nedeniyle ölüyor?
Bilim, yüzyıllardır bize bu hastalığın anneleri öldüren görünmez bir salgın
olduğunu söylüyor. Nedenleri belki de havadaki değişiklikler ya da bazı kozmik
etkiler ya da dünyanın kendi kendine hareketidir-depremdir.”
Mevcut
önerilerin çoğu dogmatik ve aynı zamanda çözüm yollarını zorlaştıran
önerilerdi. Oysa yaşanan her olgunun temelde bir nedeni bulunmaktadır. Bu
nedenler aynı zamanda çözüm önerilerini de beraberlerinde taşımaktadırlar.
Sonrasını biliyorsunuz, Semmelweis anne ölümlerini açıklamak için ünlü çalışmasını yapıyor, ölümlerin özellikle otopsiden sonra doğuma giren doktor ya da öğrencilerinin elleri vasıtasıyla bulaşan hastalığın yol açtığını buluyor ve ellerin yıkanmasıyla ölümleri önemli ölçüde azaltıyor. Konun ayrıntıları tıp tarihi kitaplarından detaylı bir şekilde okunabilir.
Bizim
için olayın önemli noktası soruna yaklaşım biçimi; gözlem, sorunun
tanımlanması, tanımlayıcı veriler ile literatür eşliğinde nedenselliği
açıklayacak hipotezlerin geliştirilmesi, sınanması ve sonuca ulaşılmasıdır. Bu
esnada gözlemlerin niceliksel olarak ifade edilmesi amacıyla matematik ve
istatistiğe başvurulmasıdır.
Biz
ise bundan sonraki bölümde; insan aklının son aşaması olan çağdaş bilimsel
metodolojinin ortaya çıkış süreci üzerinde konuşacağız.
Günümüzde
bilim penceresinden bakabilme becerisine sahip insanlar dünyayı Kopernik,
Brahe, Galileo, Newton, Bacon, Descartes ve çağdaşlarıyla birlikte anılan insan
aklının son aşaması diye tanımlayabileceğimiz analitik ve matematiksel bakış
açısıyla açıklamaya / kavramaya çalışmaktadır…
Soru
3.
Günümüzde
kullandığımız bilim yapma biçimimiz hep aynı değil miydi? Tarih boyunca
değişime mi uğradı?
İstersen şöyle yapalım biraz geçmişe ve Anadolu’ya gidelim ve bir salgın sırasında bir kralın tanrılara nasıl yalvardığına bakalım;
“...Ey Hatti’nin fırtına tanrısı, benim efendim ve ey siz, benim efendim olan bütün tanrılar... Doğrudur, insan günah işler. Benim babam da günah işledi. Hatti’nin fırtına Tanrısı, benim efendimin sözünü dinlemedi. Ama ben hiç günah işlemedim. Doğrudur, babanın günahı oğluna da geçer, bana da babamın günahı geçti. Şu anda Hatti’nin Fırtına Tanrısına, benim efendime ve efendim olan bütün tanrılara iletirim ki doğrudur. Biz bunu yaptık ve şimdi ben babamın günahını doğruladığıma göre, Ey Hatti’nin Fırtına Tanrısı, ey benim sahibim/ve ey benim sahibim olan bütün tanrılar. Niyetleriniz artık değişsin. Artık benim için de yeniden dostça şeyler düşünün ve artık vebayı Hatti ülkesinden kovun. Ey tanrılar, siz ki benim sahibimsiniz eğer Tuthalya’nın kan kan öcünü almak istiyorsanız, bilin ki Tuthalya’yı öldürenler döktükleri kanın kefaretini ödediler ve Hatti ülkesi dökülen bu kan yüzünden yok olacak duruma geldi. Böylece Hatti ülkesi de kefaretini ödemiş olmadı mı? Eğer bu kefareti ödemek sırası bana gelmişse, ben de şimdi bütün ailemi bu günahtan ve bu kefaretten kurtarmak istiyorum. Ve ey siz tanrılar, benim sahibim olan tanrılar. Artık bana karşı yine eskisi gibi iyilikler düşünün. Dileğim huzurunuza varmaktır. Huzurunuzda dua ettiğim için beni kötü hiçbir şey yapmadığım için dinlemelisiniz. Bir zamanlar yanlış yola sapanlardan, kötü işler yapanlardan hiç kimse kalmadı artık. Hepsi öldü çünkü. Ama babamın günahı bana ulaştığı için Yalnız bunun için. Bakın sizlere, ey tanrılar, ey benim efendilerim. Sizlere, ülkem için, ülkemi vebadan kurtarmak için kefaret kurbanları sunuyorum. Herkes ölünce size kimse kurban getiremez. Bu acıları çekip çıkarın yüreğimden benim. Ruhumdan bu korkuları alın benim...”
II.Murşili, Hitit
Hükümdarı (MÖ.1321-1295) (Çeçen, 2020)
Bu metin günümüzden yaklaşık 3350 yıl önceye tarihleniyor. Murşili ülkesinde yaşanılan bir salgından kurtulmak için tanrılara yakarıyor. Metnin çaresizliğin ve bilgisizliğin çok nadide örneklerinden biri olduğunu düşünüyorum. Bir an olsun hayal etmenizi istiyorum, başınıza bir ölümle sonuçlanan bir bela musallat oluyor ve siz hiçbir şey yapamıyorsunuz çünkü felaketin ne olduğunu ve nedenini bilmiyorsunuz. Bu durumun çok küçük boyutlu bir modeli için 2020-2021 yılları arasında yaşadıklarımızı hatırlatmak isterim, belki o zaman Murşili’nin hislerini anlayabiliriz.
Ya da biraz daha yakınlara gelelim değişen ne olmuş bakalım;
“Tanrının oğlunun insan kılığına girişinin bin üç yüz kırk sekizinci yılında İtalya’nın ünlü kentlerinin en soylusu Floransa’da, ölüm saçan bir veba salgını baş gösterdi. İster yıldızların etkisiyle ortaya çıkmış olsun, ister insanların işledikleri suçlar nedeniyle Tanrı tarafından gönderilmiş olsun, veba birkaç yıl önce doğu ülkelerinde görülmüş, çok sayıda can kaybına yol açmıştı. Daha sonra durmadan yayılarak Batı’ya ulaştı. Koruyucu önlemler etkisiz kaldı. Özel görevliler kentin çöplerini temizlediler. Hastaların kentten içeri girmeleri yasaklandı. Sağlık önlemleri arttırıldı. Ayinlerde bir kez değil belki bin kez aman dilendi. Sofular Tanrı’ya yakardılar. Hiçbiri işe yaramadı. Sözünü ettiğim yılın ilkbaharının ilk günlerinde, amansız hastalık birden korkunç etkisini göstermeye başladı… İyileşme bir yana, biraz düzelme sağlayan hiçbir ilaç, hiçbir çare yoktu. Belki hastalığın yapısı engeldi buna. Belki de hekimler bilgisizdi (diplomalıların yanı sıra, hiçbir tıp bilgisi edinmeden hekimlik yapan kadınların, erkeklerin sayısında büyük artış olmuştu). Bilgileri hastalığın kökenine inmeye, gerekli ilaçları bulmaya yetmiyordu. İyileşebilen hasta yok gibiydi…” (Boccaccio-1348-1351, 2018).
Ne kadar korkutucu bir tablo değil mi? Günümüzden yaklaşık 650 yıl önce Avrupa bölgesinde yaşanılan bir trajedi.
Ortak payda çaresizlik ve bilgisizlik.
Aynı tablo Semmelweis’in hastanesinde de yaşanıyor,
yaklaşık 170 yıl önce…
Soru
4.
Peki
Lilith kim ve bu olayla olan bağlantısı nedir?
Lilith bir efsane karakteri,
“Bu zamanlarda bir ağaç, tek bir ağaç, bir Huluppu ağacı
Fırat’ın
kıyılarında kök saldı.
Ağaç
Fırat’ın sularıyla beslendi.
Güney
rüzgârları eserek köklerini çekiştirdi.
Ve
savurdu yine dallarını.
Ta
ki Fırat’ın suları onu uzaklara götürene dek…
“Bu
ağacı Uruk’a götüreceğim
Bu
ağacı kutsal bahçeme dikeceğim.”
Kendi
elleriyle ilgilendi İnanna ağaç ile
Ayaklarıyla
toprağı ağacın etrafına bastırdı.
Kendi
kendine konuştu:
“Ne
kadar sürecek, üzerinde oturabileceğim
Parlayan
bir tahta sahip olmam?
Ne
kadar sürecek, üzerinde yatabileceğim
Parıldayan
bir yatağa sahip olmam?”…
O
zaman evcilleşmeyen bir yılan,
Yuvasını
Huluppu ağacının köklerine kurdu.
Ağacın
dallarında Anzû-Kuş kuluçkaya yattı.
Ve
gövdesinde karanlık bakire Lilith evini inşa etti…
Gılgamış
eğitilemeyen yılanı öldürdü.
Anzu-Kuş
yavrularıyla dağlara uçtu.
Ve
Lilith evini yıkarak vahşi, ıssız yerlere kaçtı.
O
zaman Gılgamış Huluppu ağacının köklerini gevşetti.
Ve
ona eşlik eden şehrin oğulları dallarını kestiler.”
Dünya yazılı tarihinde Lilith’e dair yapılmış ilk atıf Gılgamış Destanı’ndaki ifadelerdir. Buradan yola çıkarak Lilith kelime kökeninin Sümerce olduğu ve bu dilden semitik dillere geçtiği söylenebilir.
Buna
göre Lilith’in Babilcesi Lilîtu, Asurcası līlātu, İbranicesi
laylâ, Arapçası leylâ, Habeşçesi lelīt, Aramicesi
lēylā, Süryanicesi leyla şeklindedir.
Sümerce
“rüzgar, meltem” ve “rüya ruhu” anlamındaki “lil”
kökünden türeyen Lilith kelimesi MÖ. III binyıla kadar uzanır. Bu metinlere
göre Lilith, İnanna tarafından Fırat kıyılarına sürülen dişi bir cindir.
Sümer
dilinde fırtına, rüzgar anlamına gelen lil kelimesinden yola çıkarak Lilith’e
hava, nefes, ruh gibi anlamlar yüklenmiştir.
Lîl’in bir diğer anlamı
ise “zehir” ve “salgın hastalık”tır. Eliade’ye göre
Mezopotamya dinlerinde “şeytan” olarak tanımlanan lîl, hastalık getiren
bir rüzgarıdır. Bu rüzgarın erkeği lilû dişisi de lilîtû’dur.
“Ninurta ve Taşlar” mitinde geçen “… her şeyi yerle bir ettirdi Kuzey
Rüzgarı’na, Zebani Lilu’ya kırdırdı bütün sürü hayvanlarını, topra(ğını)
kuruttu” ifadelerindeki Lilû’nun, felaket ve hastalık getiren
bir rüzgar olarak ifade edilmesi yukarıdaki tanıma uygundur.
Lilith’in
belirgin özelliklerinden bir diğeri de kısır veya insanoğluna düşman olduğu
için ebeleri aldatarak yeni doğan bebekleri zehirletmesi veya bizzat kendisi
öldürmesidir.
Burada Lilith’in Arapça “zehir” semm ve “yılan” sâmme köküyle
ilişkisi net şekilde görülür. Bu özellik, Lilith’e “bebek yiyici” veya
“bebek katili” sıfatı verilmesine ve onun, Mezopotamya mitolojisinde yeni
doğanların katili olarak bilinen dişi şeytan Lamaştu ile özdeşleşmesine sebep
olmuştur. Ayrıca Yunan mitolojisinde Zeus’un karısı Hera, çocuklarını
elinden alınca kötü bir ruha dönüşen Lamia da Lilith’le özdeşleşen bir
diğer mitolojik karakterdir.
Bu
figürlerin kaynağı muhtemelen doğurduğu çocukları öldürmek için kozmik
bir savaş başlatan İlksel Ana Tanrıça Tiamat’tır. Şeytan çocuklarından
kurduğu orduyla kozmosu yok etmek ve kaosu geri getirmek isteyen Tanrıça,
kabartmalarda kartal kafalı, kanatlı, pençeli bir deniz yılanı olarak
betimlenmiştir.
Böyle
bir tasvir, antik dönemde Tiamat’ın korkunç güce sahip dişi bir iblis olarak
bilindiğini gösterir. Muhtemelen Lilith karakteri, Tiamat, Lamaştu ve
Lamia gibi şeytani figürleri bünyesinde toplayarak tek bir isimle anılmasını
sağlamıştır. Günümüz İslam toplumlarında da benzer özellikleri sebebiyle Ümmü
Sıbyan veya Al Karısı olarak nitelenen dişi bir şeytanın
varlığına inanılması, Lilith’in ismen olmasa da metafor olarak Müslümanlar
arasında yaşadığına işarettir.
İbrani
mitolojisine göre Lilith, bir Tanrıça değil, tam tersine Adem gibi topraktan
yaratılmış bir insan ve Adem'in ilk eşidir. Tevrat'ta Lilith'in
adı hiç geçmese de Tevrat'ta adı geçen Havva'nın Adem'in ikinci karısı
olduğu, Lilith'in itaatsizliğinden sonra Adem için yaratıldığı inancı
yaygındır.
Talmud'a
göre bu ilk Adem'le yaratılan kadının adı Lilith'dir. Bu kadın kendini
Adem'le eşit görüp, onun sözünü dinlememiş ve bir dişi cin olmuş, erkeklere
sataşmaya başlamış.
Adem,
Tanrı'dan Lilith'i tekrar yanına getirmesini ister ve bunun üzerine Tanrı
Lilith'i ikna etmesi için Senoi, Sansenoi ve Semangelof adlı üç meleğini
gönderir. Lilith'i Kızıldeniz'in derinliklerinde bulan üç melek, Adem'e geri
dönmesini ve eğer geri dönmezse Tanrı tarafından her gün kendisinin yüz
çocuğunun öldürüleceğini söylerler, ama Lilith'i ikna edemezler.
Böylece
Lilith kendi çocuklarının -şeytanlarının- ölmesini göze alır. Eski
Ahit'te az sayıdaki şeytanlardan biri de çocuk hırsızı Lilith'dir ve kendisi de
bütün hamile ve doğum yapmış kadınlara ve bebeklerine zarar vermeye başlar.
Ama
çocukların üzerinde muska ya da tılsım gördüğünde o çocuklara meleklere verdiği
söz uyarınca artık zarar vermez. O dönemden bu zamana kadar Lilith Yahudi
mitolojisinde önemli bir rol oynar. Çocukları geceleri boğarak öldürdüğü ve
eğer çocuklar uyurken gülerlerse onlarla oynadığı rivayet edilmektedir.
O
günden bu yana çeşitli kültürlerde, yeni doğan çocukların kötü kalpli Lilith'e
karşı korunması için özel muskalar kullanılmaya başlanır.
Anadolu'da
da benzeri bir inanç vardır. Alkarası, albastı ya da değişik yörelerde değişik
adlarla karşımıza çıkan varlıkların doğum yapmış kadınlara ve bebeklere
rahatsızlık ya da zarar vereceğine inanılır.
Özellikle
yeni doğum yapmış olan lohusa kadın ve bebeğine zarar verdiği düşünülen bu
yaratık için geçmişten günümüze çeşitli çeşitli isimler verilmiştir. Alkarası
hakkında ayrıntılı bir çalışma yapan Dr. Orhan Acıpayamlı'nın çalışmasında,
halk arasında yaygın olarak kabul gören ve hala da inanılan bu yaratığın
kadınsı özellikler taşımasına dikkat çeker. Al, albastı, özellikle de alkarısı,
alanası, alkızı gibi isimler bu varlığın kadın olduğunu gösterir. Cin, peri,
şeytan olarak tasavvur edilen bu ruh; köpek, kedi, oğlak, buzağı, tilki,
örümcek, kuş, gelin, erkek, kefenli ölü, cadı, kıl ve nihayet insan ile hayvan
özelliklerini bir arada bulunduran insan-hayvan şekillerinde görülmektedir ve
çoğunlukla kırklı loğusa ve bebeklere, nadir olarak hamile gelin, güvey, erkek,
yolcu ve atlara musallat olan bir ruh veya hastalık olarak dile
getirilmektedir. Adı geçen ruh, çoğunlukla cadı kadın kimliğiyle kendini
göstermektedir.
Lilith bir efsane, söylence ya da masal. İnsan aklının prelojik evresinin yani analitik düşünce öncesi dönemin açıklaması, lojik evresinin başlangıç aşaması. Ussal düşüncenin öncülü…
Soru
5.
Söylemek
istediğini daha açık bir şekilde serimleyebilir misin?
Herşey sözle başladı aslında…
Konuşmaya
başlayan insan etrafında gördüklerine hayret ediyor ve onlarla ilgili öyküler
uyduruyordu.
Söz insanda,
içinde bulunduğu doğayı imgesel bir dille anlatma yeteneğine dönüştü.
Böylece
insan doğayı muhayilesinden süzerek, musalardan (Mousa:Yun; Muşa:Latince; İlham perisi, müzler) beslenen, sınanıp doğrulanmaya
elverişsiz ve gelişmeye tümüyle kapalı,
iman edenlerin sahip çıktığı öykülerle anlatmaya başladı (sanı; doksa).
Felsefenin,
bilimin, çağdaş tıbbın ortaya çıkabilmesi, söz konusu öykülerden kopuşun
hikayesidir.
İnsan aklının sahip olduğu bilgilerin temelde iki
kaynağı bulunmaktadır.
Bunlar işitme ve görme olup, kulağımıza
ve gözümüze hitap eder.
İşitmeye dayalı bilme mitsel bilginin üretim ve
aktarma yolunun aracıdır. Sesin söze dönmesinin ardından aktarılmak istenilen
düşünce ya da bilgi, kulaktan kulağa aktarım yoluyla insanlar arasında yayılma
fırsatı bulur. Mitosun insanlar arasında dolaşabilmesinin temel aktarım yoludur
işitme. Böylece poetik düşünce kendine toplum içinde yaşam alanı bulur.
Poetika insan aklının düşünsel evriminin erken
sayılabilecek aşamasıdır.
Bu düşüncede geçmiş ve gelecek bugünmüş gibi tekrar
tekrar kurgulanırken, neden sorusuna yanıt aramak ya da söylenen sözlere
ispat/kanıt aramak gibi zorunluluk bulunmamaktadır. Poetikanın muhatapları daha işin başında sorgulama gereksinimi olmadan
işitecekleri sözün hakikat olduğuna ikna olmuşlardır.
Bu evrede göz poetikadan gelen masalların
desteklemekten öteye geçemez.
Evren tanrılarla, ruhlar ya da tanrısal güçlerle
öylesine doludur ki, yaşanılan her olay ancak ruhlar ya da tanrısal olanla
birliktedir.
Doğa, insan, geçmiş ve gelecek ile ilgili bilgilere
ulaşabilmek için kâhin, ozan, şair ya da büyücüleri dinlemek gerekmektedir.
Felsefe, bu noktada işittiği ile tatmin olmayan ve doğaya
bakabilen birkaç insanın ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
İşittiklerinden dolayı hayrete düşen bu insanlar
poetikayı sorgulamaya çalışmışlardır. Amaç işitmeyle duydukları bilgileri gezip
görerek (historia, theoria) sınamaya uygun bilgiye dönüştürmektir.
Bundan sonraki aşama işitilenin görmeyle sınanması ve
mitsel olanın neden sorusuyla irdelenmesidir. Böylece mitos karşısında tarih
boyunca çatışma içinde olacağı logos, İyonya bölgesinde sahnedeki yerini
almıştır
“Aristoteles, Metafizikte başlangıç noktasını şöyle açıklar; 1.Kitap (A)
Öte yandan bunun “poetik" bir bilim olmadığını, en eski filozofların
tarihi de açıkça göstermektedir. Çünkü şimdi olduğu gibi başlangıçta da
insanları felsefe yapmaya iten şey, hayret olmuştur. Onlar başlangıçta acık
güçlükler karşısında hayrete düşmüşlerdir. Daha sonra yavaş yavaş ilerlemişler
ve ay, güneş ve yıldızlara ilişkin olayları, nihayet dünyanın oluşumu gibi daha
büyük sorunları ele almışlardır. Şimdi
bir sorunu fark ermek ve hayret ermek, kendisinin bilgisiz olduğunu kabul
etmektir. Bundan dolayı efsaneyi seven de bir anlamda bilgeliği sevendir. Çünkü
efsane, hayret verici şeylerden meydana gelir. Şimdi bilgisizlikten kurtulmak
için felsefe yapmaya giriştiklerine göre, onlar, kuşkusuz herhangi bir faydacı
amaçla değil, sırf bilmek için bilimin peşine düşmüşlerdi.”
Doğa filozofları düşünsel olarak yeni bir sistem tasarlamaya başladıklarında arkalarında ne zaman ne olacağı belli olmayan bir kozmolojik sistem yoktu. Tanrıların bile uymak zorunda oldukları bir moirayı (yazgı) devralmışlardı.
Felsefe tanrısal olarak doğa üstü olarak tanımlanan bir düzeni zaman içinde
insan aklı tarafından çözümlenebilir mekanik bir nedensellik zincirine
dönüştürecekti. Bu nedensellik zinciri daha sonra adım adım kurgulanacak olan
apodeiktik düşünce sisteminin felsefi temeli olacaktır.
Modern bilimsel düşünceye köken olan felsefe İyonya
topraklarının çocuğudur; kardeşleri aynı topraklarda can bulmuş olan poetik
kökenli mitleridir. En erken örnekleri Miletos’ta görülmeye başlayan felsefe
Olymposçu teolojinin boşluklarını doldurmak üzere ortaya çıkmıştır.
Başlangıçta belli bir toplumsal grup için birleştirici
ve yönetici özelliğe sahip poetik anlatım biçimi haşyet (korku) ve gizem yüklü
pratik sonuçları olan doğa temsili, felsefeyle birlikte açıklayıcı, bireysel
-kabul edip etmemekte özgür- önermeler sistemine dönüşür.
Bilimsel düşünce sistemi bu önermeleri nazari bir
bakış açısıyla doğa işleyişinin açıklandığı pratik sonuçları olan kuramlara
dönüştürebilir.
Bundan sonra doğal olanı açıklamak için poetik olana
değil, bilimsel olana ihtiyaç vardır.
Açıklamalar akla inanması için dayatılmaz, zihinsel
sorgulama için sunulur.
Poetik anlatım biçiminin bir grup ya da toplumsal bir
yönü bulunurken, felsefi açıklamalar bireysel olup, sorgulamaya açık
bırakılmaktadır.
“Felsefenin Mousa’sı (ilham perisi) anasız bir Athena değildir… Eğer
bireysel akıl babasıysa, daha yaşlı ve daha haşmetli atası dindir. Din kendini
şiirsel simgeler ve mitsel kişilikler üzerinden ifade eder. Felsefe kuru
soyutlama dilini tercih eder ve töz, neden, madde vesaireden söz eder...Fakat
dışsal fark, aynı bilincin birbirini izleyen bu iki ürünü arasındaki yakınlığı
gizler.”
Kaynak: Francis Macdonald Cornford. Dinden felsefeye. Batı
Nazariyatının Kökenleri Üzerine (Çev: Özgüç Orhan). Albaraka Yayınları.
2021;İstanbul:24-25,38.
Felsefe bu sistem içinde kendine yer bulurken aynı zamanda kollektif temsil olarak adlandırılan ortak aklı da sorgulayarak işe başlamıştır. İyonya bölgesine has olarak MÖ. VI. yüzyılda ortaya çıkan bu yeni sistemin başka bir coğrafyada örneği yok gibidir. Birçok felsefe tarihçisi felsefenin İyonya bölgesine has olmasının nedenlerini tartışırken, Cornford’un “Dinden Felsefeye” isimli kitabında, Yunan filozoflarının dogmatik önyargılarla yüklü bir sistem ve güçlü bir rahip sınıfının baskısına maruz olmadığını belirtilir. Ancak bu durum Thales’in ardında hiçbir düşünsel ve inanca dayalı sistem olmadığı anlamına da gelmemelidir. Yine de güçlü bir otorite ve tanrı temsilcisinin olmaması felsefenin daha hızlı bir şekilde büyümesi için itici güçler arasında yer almaktadır.
“İlk bilim, zamansal neden sonuç zinciri yasalarından ziyade, dünyanın anlaşılır bir temsilinin veya açıklamasının (logos) peşinden koşar -mythoi’un (mitler) yerini alacak bir logos. ”
Kaynak: Francis Macdonald Cornford. Dinden felsefeye. Batı
Nazariyatının Kökenleri Üzerine (Çev: Özgüç Orhan). Albaraka Yayınları.
2021;İstanbul:213-214.
Soru
5.
Bu
işlerle biraz ilgilenen herkesin dilinde pelesenk olan mitostan logosa geçişten
bahsediyorsun. Bu dönüşümü biraz açabilir misin? Nerede ortaya çıktı ve neden
böyle bir dönüşüm yaşandı?
Poetik konuşmadan logosun filizlendiği İyonya kentleri ve Atina, demokratik olarak ifade edilebilecek kent devleti olarak tanımlanan site ya da polislere sahipti. Birkaç yüzyıl içinde otokratik yönetim biçimleri tiranlık ve demokratik biçimlere dönüşmüştür. Deniz ticaretinin dolayısıyla para değiş tokuşunun yarattığı itici güç, tapınak ve saraydan bağımsız yaşayabilen yeni sınıfların güçlenmesi, Fenikelilerden gelen yazı sistemi, Mısır ile Babil kültürünün etkisiyle karışınca İyonya kentlerinde doğa, gökyüzü, insan ve tanrısal olanlarla ilgilenen yeni ve farklı bir grup insan modeli ortaya çıkarmıştır.
Miletoslu
düşünürler doğa felsefesinin öncüsü olurken poetik olandan logosun gelişmesinde
öncü olmuşlardır.
O
güne kadar tanrısal olana ait olduğu sanılan alanlar özellikle Anaksimandros’un
öncülüğündeki insanlar tarafından keşfedilmeye başlamıştır.
İyonya
kentlerinde MÖ. 6 ve 5. yüzyıllarda ortaya çıkan tek düşünme biçimi logos
değildir. Kısa sürede farklı üretim biçimlerine bağlı sınıfların (tüccar ve
zanaatkârlar) ve aristokratların ortaya çıktığı bu şehirlerde demokratik
yönetim biçimlerinin erken örneği ortaya çıktı.
Bir
Yunan sitesinde demokrasi, tarafların karşılıklı olarak diyalog içerisine
girmesini ve retorik, diyalektik ve sofistik konuşma biçimleri olarak anılan
sanatların ortaya çıkmasına öncü olmuştur.
Analitik
düşünce insanlık tarihi içinde mitsel olandan birey ve toplumun ihtiyaçları
çerçevesinde zamanla keşfedilmiştir. İnsan aklının temel sorun çözme
biçimi olan analitik düşünce biçimi temelde eşyanın nedenselliğini bulmaya
çalışırken üzerinde ortak akılla uzlaşılabilecek kanıt arama yoluna gider.
Kanıtl
sistematik bir akıl yürütme yöntemiyle, açık bir şekilde ve sorgulamaya izin
verecek bir düzlemde olduğundan insan aklının ortak bir zeminde buluşmasına
izin verir.
Günümüzde
bu düşünce biçimine kanıta dayalı bilimsel yöntem ismini
vermekteyiz. Kökeni MÖ. IV. yüzyılda Atina’da yaşamış olan “Mualim-i Evvel”
Aristoteles’e dayanmaktadır.
Aristoteles
bugün bile bilimsel düşünce sisteminin temelinde olan klasik mantık ve onun
içinde yer alan kıyas kuramının yaratıcısıdır. Kıyas bir akıl yürütme, çıkarım
yöntemidir. Kıyasın özelliği, onun sayesinde bazı şeyler ortaya konduğunda
onlardan başka bir şey, zorunlu olarak açıklanabilir.
Soru
5.
Bizim
bugün kanıta dayalı tıp dediğimiz, kanıta dayalı düşünme sisteminden
bahsediyorsun herhalde…
Evet; bu düşünce sistemi apodeiktik, burhani, analitik, tümdengelim yöntemi olarak felsefe tarihine geçmiştir. Burada amaç akla yakın ya da kanı (doxa) değil, kesin, apaçık bilgiye (episteme) ulaşmaktır.
Aristoteles’in
daha sonra adına mantık (logic) denilecek olan külliyatı kendisinden sonra “Organon”
ismiyle yaygınlaşmıştır. Orta Çağ düşünce sisteminin temeli Aristoteles mantığı
olmuştur. Aristoteles Birinci Analitikler’de mantıksal çıkarımın
temel sistemini formüle etmiştir. Ancak burada bilgi üretme açısından sorun da
ortaya çıkmaktadır. Aristoteles’in mantıksal çıkarımı birbiriyle kaplamsal
ilişki içinde olan kavramlara uygulanabilmekte olup, totolojik bir çıkarımdan
ileriye gidememektedir.
Aristoteles’in
bir düşünceyi kanıtlamak amacıyla geliştirdiği bu sistem bütün Orta Çağ
düşüncesinin de açmazı haline gelmiştir. Filozofun Organon serisindeki tek eser
Birinci Analitikler değildir. Aristo, bu eserinin yanında bilim, tümevarım,
deney gibi konuları ele aldığı bir diğer eseri de İkinci Analitikler’dir.
Aristoteles,
hocasına benzer şekilde, bilimin konusu olan şeyleri zaman ve mekân üstü
tümeller olduğunu düşünmektedir.
Ancak
hocasından farklı olarak tümelleri duyusal dünyadan ayrı bir yere yerleştirmez.
Ona
göre bilim yapmak için aşkın ve ulaşılamaz bir dünya varsayımına ihtiyacımız
yoktur.
Bilim
için ihtiyacımız olan şey duyum ile bilimin konusu olan tümeli bilgi bakımından
farklı bir düzene ait olduğunu varsaymamızdır.
Akılsal
olan tümeller, bireysel ve duyusal nesnelerin özlerini ve doğalarını
oluştururlar.
Filozof
için duyusal, tekil önermeler doğru bilgidir ancak bilim değildir. Bilim yapmak için
olgusal bağlantılarla yetinemeyiz. Bilimden beklediğimiz, olguların arasında
(Aristoteles’e göre şeyler) zorunlu nedensellik ilişkilerinin kurulmasıdır.
Olgusal
önermeleri mantıksal bir akıl yürütmenin ya da kıyasın öncülleri olarak alıp
onlar arasında neden sonuç bağlantısı kurabilirsek, konu ile yüklem arasında
zorunlu ilişkiyi tasdik edebilecek açıklamalara ulaşmak mümkündür.
Bu
bilimin ulaşmayı hedeflediği menzildir: doğadaki olayları açıklayan zorunlu
kuralların bilgisi… Bu bilgiye ulaşmanın iki yolu bulunmaktadır. Bunlar;
tümevarım ve tümden gelim yöntemleridir.
Aristoteles’in
kullandığı kıyas yönteminin o güne kadar olan düşünce yöntemlerinden farkı,
şeylerin ardında bulunan zorunlu koşulun yani nedenselliğin ispat
edilebilmesidir.
Kıyas
bir kanıtlamadır. Böylece olgularla ilgili açıklamalar ya tasdik edilir ya da
reddedilir.
Aristoteles
için temel kanıtlama yöntemi dedüktif akıl yürütmeye dayanmaktadır. Bilim ise
kıyas yoluyla kanıtlanmış önermeler topluluğudur (dedüksiyon).
Bu
önermelerin kanıtlanabilmesi için kullanılacak olan öncüller için tümevarıma
(endüksiyon) ihtiyaç vardır. Aristoteles’te bir şeyi bilimsel olarak bilmek
zorunlu olanın alanını bilmektir. Bu da şeylerin ardında yatan nedenselliğin
bilinmesi anlamına gelir.
Filozof
geliştirdiği yöntemle bilimsel bilgiyi diğer düşüncelerden ayırdı ve zorunlu
olanın bilgisi haline getirdi. Buna ulaşmak için de kıyas yöntemini ortaya
attı.
Her
ne kadar tümdengelime dayalı akıl yürütmeyi, tümevarımın önüne koymuş olsa da
bir şeyi bilmek için getirdiği ispat yükümlülüğü ilerici bir bakış açısıydı.
Ve
şeyleri bilebilmenin tek yolunun nedenleriyle bilmek olduğunu açık bir şekilde
vurguladı.
Onun
bilgiye ulaşma yöntemi 16.yüzyıla kadar insanlığın kullandığı bir sistem oldu.
Her ne kadar sonrasında yeni bilgileri üretmenin önünde bir engel olmuş olsa da
Aristoteles bugün kanıta dayalı bilim dediğimiz akıl yürütme yöntemini bize
hediye eden filozoftur.
O,
o güne kadar teologların, hatiplerin, cedelcilerin ve sofistlerin elinde olan
bilme yöntemini onlardan çaldı ve kendisinden sonra gelecek bilim insanlarına
hediye etti.
Tıpkı
Prometheus’un ateşi çalması gibi.
Aynı
yollardan gitmesek de kıyas, olgulardan yeni bir şey öğrenmek için
kullandığımız en etkili yöntemdir.
Bugün
epidemiyoloji sayesinde hastalıkların nedensel ilişkilerini ortaya
koyabiliyorsak olgusal ve istatistiksel kıyas yapabilmemiz sayesindedir.
Soru
6.
Peki
günümüz bilimine nasıl ulaştık?
MÖ. VI. yüzyılla ile IV. yüzyıl insan aklının gelişimi için çok önemlidir.
İki
yüzyıl gibi kısa bir dönemde hem doğaya bakışımız hem de bilgi üretme
yöntemimiz tamamıyla yenilendi. Atina’dan sonra insan aklı bilgiye ulaşmak için
eski yöntemleri yerine yenisini koymaya çabaladı.
Tapınaktaki
rahibin yerine üniversitedeki bilim insanının geçmesi sancılı ve uzun bir süreç
oldu. Bilimsel yöntemin gelişmesi ve uygulamada gelenekselleşmesi 18-19. yüzyıl
sonrasında olabildi.
Tapınak,
11-12. yüzyıla kadar yok saydığı Aristoteles’i tercümelerin de yardımıyla
yeniden keşfetti ve skolastik düşüncenin temeline yerleştirdi. Bir dönem mitsel
düşünceden kopuşun simgesi olan Aristo felsefesi ile fiziği, uzunca bir süre
tapınağın ölümüne koruduğu paradigmalardan biri haline gelmişti.
Coğrafi
keşifler sayesinde başlayan aydınlanma döneminin en önemli yüzleşmesi
yaşanacak, modern bilimin temeline Filozofun dedüktif yöntemi değil, Francis
Bacon’un (MS.1561-1626) olgusal tüme varımı ile Rene Descartes’in
(MS.1596-1650) matematiksel düşünme yöntemi konulacaktı. Bu Aristoteles
felsefesinin yıkılması anlamına geliyordu. Filozof bilimsel düşünce yolunda
yaşanılan iki önemli epistemolojik kopuşun belirleyicisi olarak tarihe geçmişti.
Aynı
dönemle paralel bir başka epistemolojik kopuş da tıp alanında yaşanılacaktı.
İyonya bölgesinde bir yandan poetik düşünceden logos arayışları devam ederken,
şifacılık Asklepion tapınaklarında yürütülmeye devam ediyordu. Hastalıkların
açıklanması için mitsel öyküler kullanılıyor, büyü yapılıyor, arınmaya yönelik
ritüeller uygulanıyor ve tapınaklara adaklar adanıyordu.
MÖ.VI.
yüzyılda felsefenin Miletos’u varsa, tıbbın da MÖ.V. yüzyılda Kos adası
bulunmaktaydı.
Hippokrates’in önemi, hekimliği insan doğası (physis antropou) temelinde araştırma alanına dönüştürmesini sağlayan aklileştirme çabasında yatmaktadır.
Yunan
filozoflarının doğa (physis) alanında yaptıkları keşfin bir benzerini
Hippokrates ve takipçileri tıp alanında yapmıştır.
Eski
şifacılık sanatı mitsel anlatımların işitsel körlüğünden kurtularak, theorianın
gözlerine kavuşmuştur. Bu gözler sayesinde tıp sürekli olarak yenilenebilen bir
araştırma disiplini olabilmiştir.
Yunan öykülerinde hastalıklara tanrılar yol açıyordu. Apollon ve kardeşi
Artemis hastalığa, yaşlılığa ve ölüme yol açabilen oklar fırlatabiliyorlardı.
İlyada Apollon’un gönderdiği bir salgınla başlar; kahinler salgına yol açan
tanrıyı ikna etmeye çalışırlardı. Öte yandan bu durum tüm şifacılığın doğaüstü
güçlerle bağlantılı olduğu anlamına gelmemelidir. Az da olsa insan
anatomisinden haberdar olan şifacılar deneme yanılma yöntemiyle pratik tıbbı da
geliştirmeye çalışmaktaydılar.
Yunan tarihinin başlarında hekimler hastalıkların
tedavisini tanrılarla birlikte yaparlardı. Bir süre sonra tanrılara özel
tapınaklar kutsanmaya başladı, en ünlüleri Asklepion tapınaklarıydı. Hekimler
tanrı Asklepios’a ait bu tapınaklarda çalışırlardı.
MÖ.VI. yüzyıl, İyonya bölgesinde yaşanılan değişimin en önemli özelliği doğanın (physis) duyular ve akıl yoluyla açıklanabilen bir araştırma alanı haline getirilmesidir.
Buna bağlı olarak da insan doğası bu değişimden nasibini almış ve tecrübe
ve akla dayalı açıklama girişiminin nesnesi haline gelmiştir.
Doğa felsefesinde evrenin açıklayacak arkhe (ilke) arayışının benzeri insan
doğasının açıklamasına da yansımıştır. Nitekim Empedokles’e atfen kullanılan
dört unsur teorisinin (Anâsır-ı erbaa: Hava, su, toprak, ateş) insan
doğasındaki yansıması dört sıvı (suyuk) teorisi (Ahlât-ı erbaa: kan, sarı
safra, kara safra, balgam) olmuştur. Bu teorinin Hippokrates’in damadı
Polybios’a ait olduğu söylenmektedir.
Hippokratik Külliyat öncelikle insan bedeni için bir
normal tasviri yapmaktadır. Bu tasvir üzerinden patolojik olanı tanımlayan
hekim daha sonra bu durumun etiyolojisini açıklamaya çalışacaktır. Bu tıbbi
literatür tarihinde ilk defa rastlanılan yeni bir açıklama biçimidir. Böylece
tıbbi açıklamalar tanrısal olan poetik açıklamalardan sıyrılmakta ve doğaya
atfedilmektedir.
Yeni durum sadece hastalıklar için akılsal bir
açıklama biçimi olmakla kalmayıp, hastalıkları araştırılabilerek, tedavi
edilebilecek zemine çekmektedir.
Böylece insan sağlığını koruyabilmek ve
hastalandığında tedavi olabilmek için tanrılardan beklenti içinde olan edilgen
bir role karşılık, kendisinin hastalıkları açıkladığı ve müdahale edebildiği
etkin bir rol üstlenmiştir. Yeni hekim modelinin
üzerine alacağı rolün gücü geliştirdiği akıl yürütme sistemine dayanmaktadır.
Hekimlik ya da şifacılık sanatının kökenleri insanlığın çok eski
dönemlerinde yatmaktadır. Erken şehir devletlerinin ve tapınak kültünün çıktığı
dönemlerden itibaren hastalıklarla ilgilenen kişilerin çoğunlukla doğa üstü
güçlerle uğraştıkları görülmektedir. Antik Yunan’ın erken dönemlerindeki
metinlerde de hekimlik anlayışının büyücü/şifacı geleneği ile yürütülmeye
çalışılmıştır.
Tanrılarla iç içe doğa tasarımı yapmaya çalışan destan geleneğinde
hastalıkların kaynağı olarak tanrılar görülmektedir. Bu noktada hastalık ve
ölüm, suç, ceza ve arınma döngüsü içinde çözülmeye çalışılmaktaydı.
Yapılabilecek başka bir şey de yoktu zaten.
Cezalandırır engin bakışlı Zeus,
Bütün bir kent yıkılır bazen
Bir tek kişinin işlediği suç yüzünden.
Bela, veba, kıtlık iner göklerden,
Erkekler üretmez, kadınlar doğurmaz olur,
Evler yıkılır gider o zaman,
Kronos oğlu Zeus duvarları yerle bir eder,
Koca orduları bozguna uğratır
Ya da darmadağın eder donanmaları.”
Kaynak: Hesiodos. Theogonia – İşler ve
Günler. (Çev: Azra Erhat – Sabahattin Eyyüboğlu). Türkiye İş Bankası Kültür
Yayınları. İstanbul. 2016:57-58(240-245)
Hipokrat ya da Hipokratik yazarlar sadece tıbbi bilgimizi değil, bilgi üretme yöntemimizi de kökten değiştirmişlerdir.
Oysa hastalığın nedeni ile ilgili yapılmış olan açıklamaların çoğu doğru
değildi. Ancak bilimsel düşünce için önemli olan açıklamanın doğru ya da yanlış
olması değil, o açıklamaya ulaşmak için kullanılan yöntemdir.
Hippokrates, tıp özelinde felsefenin atmosferinden beslenerek hastalıkları
akıl yürütme yöntemiyle açıklama girişiminin öncüsü olan filozof hekimlerden
biridir.
Bu aklileştirme çabasının özelliği tekrar edilebilir bir yöntemsel özelliğe
sahip olmasıdır.
Bu yöntemsel dizgenin başlangıçta tabi olacağı bir ilke (arkhe) ya da
ilkeler dizisine dayalı bir kuram (theoria) ile bu görüşleri sınamaya tabi
tutacak bir zeminde oluşturulmasını sağlayan mantıksal tutarlılığı olan yönteme
(methods) dayalı olması zorunluluktur.
Günümüzde bu dizgeyi bilimsel yöntem ya da kanıta dayalı bilim (kanıta
dayalı tıp) olarak tanımlıyoruz.
Hippokrates ile birlikte İyonya ve Atina filozofları tanrıların ve
teologların tekelinde olan insan aklını bugün bilim insanı diyebileceğimiz
gerekli eğitimleri alabilen herkesin kullanımına sunmuşlardır.
Böylece laikliğin de (laicisme:
halksallaştırma – laikos:halksal) temeli atılmıştır.
Zira bu durum bilginin din adamları tekelinden çıkması sonucunu doğuran
etkenlerden biri olacaktır.
Artık doğayı ve insanı araştırmak için teologların masallarına değil doğa
bilimcilerin sorgulanabilir aklına ihtiyaç bulunmaktadır.
Hipokrat sonrası tıp gelişmeye devam etti. Birkaç yüzyıl sonra Galenos (MS.
129-216) temele Hipokratik Külliyatı alarak yüzlerce yıl hâkim olacak tıbbi
paradigmayı geliştirdi. Orta Çağ’ın aydınlık yüzleri olan İbn-i Sina (MS.
980-1307), er-Razi (MS. 865-925), İbn Rüşd (MS. 1126-1198) gibi hekim
feylesoflar Galenos’un paradigmasına sahip çıktılar. Aslında bazı şeylerin
yolunda gitmediğini fark etseler de temel tıp paradigmasını sarsacak derecede
güçlü bir yenilik getiremediler.
İnsanlık 19.yüzyıla kadar en fazla ölüme yol açan enfeksiyon hastalıklarını
anlayamadan Hipokrat’tan kalan öğretilerle hekimlik yapmaya devam etti.
Değişimi tetikleyen faktörlerden biri 1347 sonrasında Avrupa’da yaşanan
veba salgını oldu.
Ne tanrıların temsilcileri ne de Hipokrat ile Galenos’un takipçileri veba
karşısında hiçbir şey yapamadılar. Çünkü ne mikrobu biliyorlardı ne insanı…
İnsanı doğasına uygun olarak ilk resmedebilen insan Andreas Vesalius (MS.
1514-1564) oldu. Dolaşım fizyolojisini açıklayabilen kişi ise William Harvey’di
(MS.1578-1657). İnsanları hasta eden mikroorganizmaları görmeyi sağlayan aleti
icat eden kişi ise bir doktor bile değildi; Antonie van Leeuwenhoek (MS. 1632-1723). İlginç olan ise daha
önce İyonya ve Atina’da olduğu gibi doğa ve keşif yöntemleri birlikte
öğrenilecekti.
Eş zamanlı olarak evrenin de yanlış
bilinen açıklamaları yenileriyle yer değiştirecekti.
Yeni dönemin Yunan coğrafyasından
farklılaştığı nokta, rahip sınıfının Avrupa’da aşkın ve güçlü bir tanrıyı
temsil etmesi ve güçlü bir iktidara sahip olmasıydı.
Dolayısıyla mutlak gerçek gibi
sahiplendikleri bazı öğretilerin doğa filozofları tarafından yanlışlanmasını
içlerine sindiremediler.
Ancak bu tartışma daha çok makro
kozmoz alanında yaşanacaktı.
Mikro kozmoz olan insan rahip sınıfı
tarafından hekimlerin alanına terk edildi.
Günümüzde gelinen tıp, temel,
dahili, cerrahi ve sosyal alanları ile oldukça gelişmiş uzmanlığı gerektiren
pozitif bir bilim alanı haline gelmiştir. Teknoloji tıbbi araştırmaların
ilerlemesini hızlandırmaktadır.
Radyoaktivitenin keşfi ve buna bağlı
yeni cihazların icat edilmesi birçok hastalığı çok hızlı bir şekilde
tanıyabilmemizin önünü açmıştır.
Tıbbi bilgilerin üretilmesinde
epidemiyoloji ve istatistik disiplinleri yaygın olarak kullanılmaktadır.
Bilişim teknolojileri bu hastalıkların nedenselliklerinin açıklanması için
büyük verileri kullanarak modellemeler yapabilmektedir. Hem toplumsal düzlemde
sağlık politikalarının üretilmesinde hem de klinik düzeyde tıbbi ve cerrahi
müdahalelerin uygulanmasında kanıta dayalı epidemiyolojik yöntemler günlük
pratiklerin içine entegre edilmiştir.
Ulaşılan düzeyin insan hayatına
dokunan somut karşılıkları olmuştur.
Geride bıraktığımız yüz elli yıl
boyunca insan ömrünün süresi tarih boyunca görülmemiş bir hızda artmıştır.
Sadece uzun yaşam değil, bu sürenin büyük bir bölümünün kaliteli bir şekilde
geçirilmesi de mümkün olmuştur.
Epidemiyolojik yöntemler sağlığın
sadece klinik bir durum olmadığını, içinde yaşanılan sosyal ve fiziki çevre ile
olan ilişkilerini kanıta dayalı olarak önümüze sermiştir.
Hipokrat’ın “Hava, Su ve
Toprak” isimli eserinde bireysel gözlemlerle yaptığı temel yargılara
(çevre ile sağlık arasındaki ilişki) -sonuçları bire bir doğru olmasa da- bugün
istatistiksel yöntemlere ulaşmış bulunmaktayız.
Elimizdeki bilgiler çevre ve sosyal
faktörlere daha fazla önem vermemizi sağlamıştır.
İnsan aklı muhayyilesinden ürettiği öykülerle hem doğayı açıklamaya çalıştı hem de ölümsüzlüğün iksiri olan sihirli otlar hayal etti.
Gılgamış ve takipçileri de her seferinde bir yılana kaptırdıkları sihirli otun peşinde koştular.
Ne zaman ki birileri muhayyileden gelen öykülerle yetinmeyip aklının ussal yönünü devreye soktu o zaman işler değişti.
Doğayı görmeye ve açıklamaya çalışan
insan işin sırrının gizemli dağlarda hiçbir zaman var olmayan otlar aramak
olmadığını, asıl yapılması gerekenin doğanın sırlarının akli yöntemlerle
açıklanması gerektiğini anladı.
Felsefede Aristoteles, tıpta
Hippokrates mitsel olanla yetinmeyip doğayı kendi gerçekliği içinde akılsal
çıkarımlarla açıklamanın yolunu insanlığa hediye ettiler.
Bugün yeryüzünde yaşayan insanların
bir bölümü bu iki filozofun öncü olduğu bilimsel düşünce yolunun sonuçlarıyla
yaşamlarını sürdürmeye devam etmektedirler.
Diğer bölümü ise hala dağlarda var
olduklarını sandıkları sihirli otun keşfedileceği günün hayalini kurmaya devam
ediyorlar.
Lilith’e ve lohusa hummasıyla başladık, onunla bitirelim;
Günümüzde artık bebekler ve anneler lohusa döneminin
enfeksiyon hastalıklarından kolay kolay hayatını kaybetmiyor.
Hijyenik koşullarda yapılan doğumlar, modern sağlık
kurumları, antibiyotiklerimiz, bilimsel bilgi üretme yöntemlerimiz, ölümden
korunmak için Lilith efsanesine ve halk arasındaki geleneksel yöntemler olan
albastı, alkarası gibi mistik yöntemlere olan ihtiyacımızı ortadan kaldırdı…






Yorumlar
Yorum Gönder