Bu yazı, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği tarafından yayınlanan HASGÜN'ün (Halk Sağlığında Gündem Dergisi) Temmuz 2026 (Cilt: 7, Sayı:3) sayısında "Gidenlerin Ardında Kalanlar..." başlığı ile yayınlanmıştır.
“Melankolik bir takım olmalıydılar. MS 532'de, yedi kişilik bir topluluk, yanlarına felsefe eserleri dışında pek az şey alarak Atina'dan yola çıktı. Hepsi de bir zamanlar Atina'nın en ünlü felsefe okulu Akademia'nın üyesiydi. Akademia'nın filozofları, kendi deyimleriyle "altın bir zincir" olan ve kesintisiz bir çizgi halinde neredeyse bin yıl öncesine, bizzat Platon'a kadar uzanan tarihlerinin izini gururla sürdüler. Şimdi ise bu zincir olabilecek en dramatik şekilde kırılmak üzereydi: Bu adamlar yalnızca okullarını değil, Roma İmparatorluğu'nun kendisini de terk ediyordu. Atina -Batı felsefesinin doğuşuna tanıklık eden şehir- artık filozofların yeri değildi.”
Kaynak: Catherine Nixey. Kasvetli Çağ. Klasik Dünyanın Hıristiyanlar Tarafından Yıkılışı. (Çev: Arzu Akgün). Yapı Kredi Yayınları. İstanbul; 2021:15
Bugünlerde çok sık duyar olduk, özellikle de öğrencilerimizden; bu topraklardan kaçmak, gitmek istiyorlar. Gidiyorlar da! Uzman hekim düzeyine gelmiş insanlar bile bazen aileleriyle bazen de kendileri, tüm düzenlerini alt üst ederek kaçıp gidiyorlar. Üstelik bunlar tıp doktoru; mezun oldukları anda devlet kurumlarında iş bulma ayrıcalığına sahipler. Gelirleri de diğer üniversite mezunlarına nazaran kabul edilebilir düzeyde. Yine de gözleri başka topraklarda. Dünyaya geldikleri evleri, oyun oynadıkları sokakları, hatıralarının korunduğu mezarları terk edip; köksüz bir şekilde iklimi, coğrafyası, dili, kültürü farklı topraklara tutunmaya çabalıyorlar. Aslında gidenler için çok da büyük bir sorun yok. Belki bir nesil sonra orada bir şekilde kök salacaklar belki de vazgeçip dönecekler. Oysa bu toprakların akıbeti, gidenlerin tutunup tutunmayacağından daha önemli.
Tarih çok enteresan bir bilim; yaşanmış olayları okurken başınıza nelerin gelebileceğini hissettiriyor. Tarihin sayfalarına baktığımızda benzer durumların daha önce de yaşandığını görebiliyorsunuz. Aslında göç, halkın ve devletin geleneksel sağduyu paranoyası ile başa çıkamayan okumuş çocukların yazgısı olmuştur.
Hikâye felsefenin icat edilmesi, aklın masaldan kopmaya çalışması ile başlıyor. Benzer bir kopuş yakın zamanlarda tıpta da yaşanmıştır. Kutsal hastalık hikâyesi ile tatmin olamayan bazı hekimler, hastalıkların gözlemle anlaşılabilecek çevresel faktörlerle ilişkili olduğunu öne sürerek, günümüz bilimsel tıp paradigmasının temel taşlarını döşediler. Hem felsefe hem de tıpta yaşanılan yol ayrımının öncüsü İyonya bölgesi olurken, bir süre sonra Atina ön plana çıktı. Burada felsefe zamanla doğa dışındaki konularla ilgilenmeye başladı, kurumsallaştı ve bir eğitim programı çerçevesinde okullaştı. Platon’un öncü olduğu Atina’da Akademos olarak bilinen bir yerde Akademi kuruldu. MÖ. IV. yüzyılda kurulan akademi, felsefe ve aklın ev sahibi konumunu MS. VI. yüzyıla kadar bırakmadı. Öte yandan akademi, Helenistik dönemde doğuya, İskenderiye’ye göç etti. İskenderiye Akademisi bilimsel düşünce açısından göz doldurdu. Bu arada aynı dönemde tıp bilimi ve eğitimi de Asklepion’lardan dönüşen hastane-okul komplekslerinde yürütülüyordu.
İşler, MS. I. yüzyılda Orta Doğu topraklarında kurtuluş dini olarak ortaya çıkan Hıristiyanlıkla birlikte değişmeye başladı. İsmi İsa Mesih’le birlikte anılmakla birlikte din, Pavlus başta olmak üzere Yahudilikten ya da paganlıktan dönmüş savunucuların aklında biçimlendi. İlk iki yüzyıl boyunca Kudüs, İskenderiye, Antakya ve Kapadokya bölgesi temel öğretilerin hazırlandığı coğrafyalar oldu. Hıristiyanlık her ne kadar Yahudi mezhebi olarak ortaya çıkmış görünse de paganların elinde felsefeyle birlikte yoğrularak gelişti. Aynı zamanlarda yeni Platoncu akım, Platon’dan aldığı ilhamla felsefeyi doğadan kopararak bir inanç dizgesinin emrine sokacak son darbeyi vurdu. Geleneksel inançları sorgulamak amacıyla İyonya’da keşfedilmiş akıl, gayesi kurtuluş olan vahyin sınırlarında tutulacak şekilde terbiye edilmeye çalışılıyordu. Aslında felsefe özgür şartlar altında bu cendereye girmeyecek kadar donanımlıydı. Ancak devlet teolojiyi yalnız bırakmadı. Roma IV. yüzyıldan itibaren önce Hıristiyanlığı tanıdı, ardından İmparatorluğun hâkim dini haline getirdi. Bu bir felaket oldu. Roma’nın çok tanrılı dinleri sürekli kavga ederlerdi ancak bir şekilde geçinirlerdi. En azından birbirlerini tanıyorlardı. Ancak Hıristiyanlığın tanrısı tekti ve evrenseldi. Panteondaki yerini hiçbir tanrı ile paylaşmaya niyeti yoktu. Bu senaryo binlerce yıl önce Mısır’da denenmiş, kabul görmemişti. Yahudiler de tek tanrılıydı. Bununla birlikte o bir kabile tanrısıydı; yayılmaya çalışmıyordu. İsa Mesih de Yahudiydi. Öte yandan Hristiyanlık zamanla Roma’yı istila etmeye, dünyaya hâkim olmaya çalıştı. Kendisine inanmayanlara yaşam hakkı tanımıyordu…
Kaynak: Catherine Nixey. Kasvetli Çağ. Klasik Dünyanın Hıristiyanlar Tarafından Yıkılışı. (Çev: Arzu Akgün). Yapı Kredi Yayınları. İstanbul; 2021:16.
Yeni tanrı ve yeryüzündeki temsilcileri güçlerinin farkındaydılar; çok da beklemediler. Herkes, en çok da felsefe onlara itaat etmeliydi. Hakikat tekti ve onların elindeydi. Şöyle sesleniyordu Yeni Ahit’te: “Hani nerede bilge kişi? Din bilgini nerede? Nerede bu çağın hünerli tartışmacısı? Tanrı dünya bilgeliğinin saçma olduğunu göstermedi mi?” (Pavlus’tan Korintiler’e 1. Mektup).
İlk işareti de İskenderiye’den verdi. İskenderiye Akademisi ve kütüphanesi felsefenin sembolik merkezlerinden biriydi; boğmaya da oradan başladılar.
Olayların baş azmettiricisi İskenderiye piskoposu olan Cyril’di. Bu olay Cyril’in tek sabıkası da değildi. Hıristiyanlık imparatorluk dini haline gelince, İsa Mesih’in karakteriyle ilgili teolojik tartışmalar mezhepsel ayrımlara yol açtı. Birbiri ardına gelen konsiller sonucunda Konstantinapolis Patriği Nestorios İskenderiye piskoposu Cyril tarafından sapkın ilan edildi, Mısır’a sürüldü ve orada öldü. Bu durum benzer düşünceyi taşıyan Hıristiyanlar için de geçerliydi. Onlar da doğuya doğru göç etmeye zorlandılar; Edessa, Nisibis ve Cundişapur göçtükleri merkezler arasındaydı. Buralarda kilisenin yanında felsefe akademisi, hastane ve tıp okulu kurdular. En ünlüleri Cundişapur oldu. Göç edenler inançlarıyla birlikte yanlarında Platon, Aristoteles, Hipokrates ve Galenos metinlerini taşıdılar. Bir zamanlar batının incisi olan felsefe ve tıp doğuya doğru hareket etmeye başlamıştı.
Cyril’in tek hedefi kendi inancı içindeki sapkınlar değildi. Asıl yok edilmesi gereken akademi çevresindeki putperestlerdi. Pagan filozoflar susturulmalıydı. Hedef İskenderiye’deki bilinen ilk kadın filozoftu: Hypatia…
Theon’un kızı olan Hypatia, felsefe ve matematik alanında çalışmaktaydı. MS. 400’ler civarında İskenderiye akademisinin yöneticisi oldu. Bu durum, bir Hıristiyan fundamentalist için kabul edilemez küstahlıktı. Çalışmaları günümüze gelmemiş olsa da üretken bir yazar ve eğitmen olduğunu biliyoruz. Cyril’in kışkırttığı ayak takımı tarafından 415 yılında İskenderiye’de vahşice katledildi.
“MS 415 yılının Mart ayında bir gün, Hypatia günlük şehir gezintisi yapmak için evinden çıktı. Birden, yolunun "Tanrı'ya inanan çok sayıda insan" tarafından kesildiğini gördü. Arabasından inmesini emrettiler. Yakın zamanda, dostu Orestes'e ne olduğunu bildiği için aşağı inerken durumun ciddiyetini anlamıştı ama ne kadar ciddi olduğunu muhtemelen fark etmemişti. Sokakta durur durmaz, parabalani'ler "İsa Mesih'e her açıdan bağlı" Petrus adında bir Kilise yargıcının önderliğinde etrafını sardı ve "pagan kadını" yakaladı. Daha sonra İskenderiye'nin yaşayan en büyük matematikçisini kiliseye sürüklediler. İçeri girer girmez üstünden elbiselerini yırttılar, kırık çanak çömlek parçalarını bıçak olarak kullanarak derisini yüzdüler. Bazıları gözlerini oyarken hala nefes aldığını söylüyordu. Öldüğünde vücudunu parçalara ayırmaya devam ettiler ve "aklın aydınlık çocuğu"ndan geriye kalanları ateşe atıp yaktılar.”
Kaynak: Catherine Nixey. Kasvetli Çağ. Klasik Dünyanın Hıristiyanlar Tarafından Yıkılışı. (Çev: Arzu Akgün). Yapı Kredi Yayınları. İstanbul; 2021:141-142.
Kaynak: Catherine Nixey. Kasvetli Çağ. Klasik Dünyanın Hıristiyanlar Tarafından Yıkılışı. (Çev: Arzu Akgün). Yapı Kredi Yayınları. İstanbul; 2021:17
Muhtemelen yaşanılan olaylar sayısını bilemeyeceğimiz kadar insanın hayatını kararttı. Ne kadar kişinin katledildiğini hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Göç, felsefe ve tıbbın yeni mekanlar edinmesine yol açtı. Cundişapur’da birkaç yüzyıl sonra ortaya çıkacak Arap felsefecilerinin öğretmenleri, tarih sahnesine çıkmaya başlamışlardı. İlk işleri Yunanca olan kitapları İran dillerine çevirmek oldu ki, daha sonra Arapça’ya tercüme edilsin. Sahne yeni yıldızlar için hazırlanmaya başlamıştı.
Yaşanılanlar Atina’yı sessizliğe gömdü. İskenderiye, dini merkezlerden biri oldu; kültürel tarih sahnesinden sessizce çekildi. Kütüphane uzak geçmişte kalan bir efsane haline geldi. Zaten birkaç yüzyıl sonra Müslümanların eline geçti. Aynı yıllarda İtalya’da Montecassino Manastırı açıldı. Birkaç on yılda Avrupa manastırdan bir şalla örtüldü. Teolojinin evi, felsefenin ise zindanı manastırdı. Manastırlar 10. yüzyıldan itibaren şehirlerdeki katedral okullarına, ardında da üniversitelere dönüştü. Tıp okulları varlığını korudu. Galenos burada yaşamaya devam etti. Platon ve Aristoteles manastır kütüphanelerinin raflarında saklanmayı bildi. Felsefe teolojinin gardiyanlığı altında yaşamaya çalıştı. Mantık eğitimi, Aristoteles’in canlılığını korumasını ve skolastik aşamaya aktarılmasını sağladı. Felsefe bir daha Yunanistan’a dönmedi. Kesintiye uğramasaydı Atina günümüzde felsefe ve bilimin gözde merkezlerinden biri olabilirdi. Bir zamanlar inançları nedeniyle barınmasına izin verilmeyen okumuş çocukların göç etmesi o topraklarda doldurulamayacak boşluk yaratmıştı. Okumuş çocuklar Sasani kentlerine yerleşti ve Mansur’un kuracağı Bağdat için zamanın gelmesini bekledi. IX. yüzyıldan XII. yüzyıla kadar felsefenin yıldızı Bağdat oldu. Atina’da yaşanılanların bir benzeri burada yaşandı. Halkın ve iktidarın inançlarına uyamayanlar sapkın ilan edildi ve felsefe tekrar batıya göç etti. Yeni adresleri de belliydi; Bologna, Paris, Oxford üniversiteleri…
Gelelim bizim çocuklara; onlar neden gitmek istiyorlar? Bugün mezun olan hekim birkaç ay içinde devlet tarafından, ülke şartları içinde kötü sayılamayacak ekonomik şartlarla işe başlıyor. Artık Anadolu oldukça farklı; her ilinde bir üniversite, ilçelerinde yüksekokul var. Halen önemli sayıda genç ve üretebilecek bir nüfusa sahip. Gözümüzün önündeki resim bu. Buna rağmen özellikle de okumuş çocuklar gitmek istiyorlarsa herkesin ciddi bir şekilde oturup düşünmesi gerekiyor. Bir şeyler yanlış yapılıyor. Bu durumla giderlerse gitsinler, kalanlar bize yeter mantığı ile baş edilemez. XXI. yüzyılda bir toplumun en büyük değeri iyi eğitilmiş, işinin ehli uzmanlarıdır. Daha öncekilerde olduğu gibi bu insanların göç etmesinin bedelini gidenler değil kalanlar öder. Kim bilir? Belki de ödüyordur da biz anlayamıyoruzdur…
Kaynaklar:
Ahmet Arslan. İlkçağ Felsefe Tarihi Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi. 2.Cilt. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul; 2016.
Coşkun Bakar, Hekim, Halk Sağlığı Uzmanı
Türkçe Düzenleme: Ayla Bakar - Avukat-Arabulucu
Kaynak:
Yapay Zeka programı Google Gemini’ye Akademinin
kapatılmasını anlatan metin komut olarak verilerek çizdirilmiştir.




Yorumlar
Yorum Gönder